06.09.2020, 11:32

İçinden merhametin nehri geçer bu şehrin

Tarih boyu birçok güzellik bu şehirde birikmiştir. Dayanışma, yardımlaşma kültürü bunlardan sadece birisidir. Her şeyi devletten bekleyen bir anlayışla değil, acaba bizim ne katkımız olur devletimize diyenlerin memleketidir burası. Sadece zengini değil, lokmasını dahi bölüşmeye hazır yoksulu da böyle demiştir. Üstelik kuru sözle kalmamışlardır. Osmanlı dönemi basınına bütünleyici gözle baktığımızda bağış ilanlarına sıklıkla rastlarız ve kimlerin ne kadar bağış yaptığına da. Uzun listelerde farklı meslek ve çevrelerden hamiyetli, koca yürekli insanlar yazılmıştır tarihe. Bazen de köylerden toplanan paraların miktarı, isimler zikredilmeden duyurulur. Kesesi boş ancak kalpleri vatan aşkıyla doludur çoğunun. Resmî dairelere telefon mu bağlanacak, cami ya da mektep mi yapılacak yahut bir yerde yangın mı çıktı hemen yardım kampanyaları etrafında toplanarak eli erdiğince, gücü yettiğince bağışta bulunmuşlar. 1911’de orduya ve özellikle donanmaya yapılan yardımların şekli ise dikkatimizi çekiyor. Donanma yararına müzayedeler, tiyatrolar… Yardım toplayan muallimeler, muallimler… Kulağındaki küpesini, kolundakini bileziğini hiç düşünmeden çıkarıp gönderen kadınlar, çeyizlerini satan gelinlik kızlar, hapistekiler, öğrenciler… Her yaştan ve her kesimden insanlar iyilikte, hayırda yarışırlar. Çünkü içinden merhametin nehri geçer bu şehrin, Eskişehir’in…

Eskişehirliler, özellikle eğitime katkı hususunda Osmanlı Dönemi’nde de farkını ortaya koymuştur. Mesela binası günümüze kadar ulaşan Turan Numune Mektebi, Eskişehir halkının talebi doğrultusunda ve tamamen Eskişehirlilerin parasıyla yapılmıştır. Ancak ne var ki mektep diye yapılan bu bina Eskişehir’in çocuklarına bir türlü yâr edilmemiştir, bugün de Cumhuriyet Tarihi Müzesi olarak kullanılmaktadır. Bu tarihî okulun -piyanosu hariç- müzeye devredilen belge ve ders araçlarının bir kısmı ise şimdi adı geçen müzede, yani asıl binasında sergilenmektedir. Bir vakitler öğrencilere çok görülen bu binada şimdi de mektebin yadigârlarının, asıl sahiplerinin bir kısmı; iki küçük odasında misafirdir. Yunan işgalinde bile gizli gizli eğitime devam eden bir mekteptir “Turan” ayrıca. Birinci Dünya Savaşı sürerken “eğitimsiz olmaz, mektep isteriz” diyerek yaptırılan bir mektepten de böyle bir duruş beklenirdi zaten.

Her durumda devletinin yanında duran bu insanların hep ihmal edildiğine dair eleştirilere de rastlıyoruz. Eskişehir’de 1911-1912 yıllarında çıkan “Hakikat-Anadolu Sesleri” gazetesinde kalbe dokunan satırlar çıkıyor karşımıza: “Anadolu namıyla bir ülke bulunduğunu ve bu ülkenin Osmanlı Hükümetine tâbi olduğunu zannedersek bizde yalnız iki nezaret (bakanlık) biliyor ki onlar da Harbiye ve Maliye nezaretleridir. Birisine para, diğerine asker lazım oldukça buraya müracaat ediyorlar…” Hakikat gazetesi, hükümeti bu şekilde eleştirse de gazete çalışanlarından sahibine varıncaya kadar bağış listelerinde adları geçmekte hatta yardım kampanyalarına ön ayak olmaktadırlar. Öyle ki sadece Eskişehir’e değil 1911’de İstanbul’da meydana gelen büyük yangından sonra payitaht İstanbul’a uzanan yardım elidir Eskişehirliler. Hatta aynı yardım eli Türkistan’da meydana gelen depreme de uzanmıştır. Gazetenin yazarları arasında bulunan İzzet Ulvi, yardımlaşma ruhuna katkı sunan bir şiir de yazmıştır üstelik. “İlk Yurt” başlıklı şiirin ithaf bölümünde şu ibare yer alıyor: “Türkistan zelzele ve ianesi münasebetiyle”. Tam metni ise aşağıdaki gibidir:

“Bir ovada düşünüyor tasalı bir ihtiyar;

Her yer harap.. Her gelen ses sanki baykuş feryadı;

Semasını korkunç, büyük bir kartalın kanadı

Kapamış ve her tarafta kanlı, uzun mızraklar.

Ey kardeşler! Zelzeleden alt üst olan, yıkılan

Bu yer bizim -bu ihtiyar- ilk yurdumuz, Türkistan.

Osmanlılık buradan çıktı, bu mukaddes topraktan

Layık mı ki bu ananın işi olsun yas, figan?

Almatu’da Yedisu’da kar üstünde aç, çıplak

İnildiyor sakat gençler, ihtiyarlar, yetimler;

Bahtsızları –yazık, yazık!- yoksulluklar boğacak.

Bütün bunlar öz kardeştir, imdat ister, birader!

Her şey diyor: Cinse yardım!.. Vermem deme ah sakın,

Dul kadınlar ve genç kızlar düşmana el açmasın!”

Aslında İzzet Ulvi’nin bu şiiri başka süreli yayınlara da gönderdiğini biliyoruz. Hatta “Hakikat-Anadolu Sesleri” gazetesi bu hususta duyduğu rahatsızlığı şaire hitaben gazete sayfalarında şöyle duyurmuştur: “Bize gönderdiğiniz şiiri bir gün evvel Tanin gazetesi de yazdı. Demek ki biz cürm-i meşhut hâlinde yakalanmış bir hırsıza döndük.” Daha sonra İzzet Ulvi yaptığı açıklamada; şiirin daha fazla kişiye ulaşmasının yardımlara katkı sunacağını ifade etmiştir. Şairin de dediği gibi zaten “Maksat ianeye teşvik değil mi?” Ancak dönemin dergilerinden Sırat-ı Müstakim, 23 Şubat 1911 tarihli sayısında Türkistan hususunda“İstanbul matbûâtının göstermekten esirgediği hissiyât-ı uhuvveti” vilayet gazetelerinin, yani Anadolu basınının gösterdiğini belirterek İstanbul basınının meseleye duyarsız kalmasını eleştirmiştir.  “Hakikat-Anadolu Sesleri”, bu duyarlılıkla çalışan gazetelerden biri olarak sadece Anadolu’nun acı seslerini duyurmakla kalmayıp Türkistan’dan gelen çığlıklara da kulak tıkamamıştır. Zira 1911 başlarında Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Doğu Türkistan ve Kafkaslara uzanan sahada bir dizi deprem meydana geldiği ve deprem sonrasında 2500 kişinin öldüğü, 10 bin kişinin de kayıp olduğu kaynaklarda geçmektedir. Felaketzedeler Türk ve Müslüman’dır; velev ki öyle olmasaydı bile dili, dini, milliyeti, mezhebi, meşrebi ne olursa olsun kar-kış ortasında bağrı yanmış, perişan durumdaki insanlara yardım eli uzatmak her şeyden önce insanlığın gereğidir. Eskişehir’in eski sakinlerinden öğrenecek çok şeyimiz var, tarihin sayfalarını karıştırdıkça daha iyi idrak ediyoruz bunu. Tarih boyunca göçlerin odağındaki bu şehre, nereden gelmiş olursa olsunlar, bozkırın ortasında bir insanlık vahası yeşerttiler.  

Bu şehrin dayanışma kültürüne farklı alan ve disiplinlerdeki mesleklerde de tanıklık ediyoruz tarihin huzurunda. İki isme yakından bakalım: İlki Sinan Balyan… Kendisinin vurguladığı unvanı dâhil edersek “Diplomalı Dişçi Sinan Balyan”…  1909 yılında Eskişehir’e gelmiş, açtığı muayenehanesinde diş hekimliği yapmaya başlamış. 1911 yılının baharında gazeteye verdiği bir ilan, fakir fukaranın yüreğinde ümitler yeşertmiştir muhakkak. Zira ilanın başlığı “Fukaradan Ücret Alınmaz” bu ümidin müjdecisi gibidir. Üstelik söz konusu dişçi diplomalıdır ve sipariş ettiği yeni sistem aletlerle ağrısız diş çekmektedir, günümüz için bir ilanda vurgulanmayacak özelliklerdir bunlar elbette. Bu vurgu, eğitimli ve eğitimsiz olmak üzere iki tip sağlık görevlisi bulunduğu düşüncesini akıllara getiriyor gayriihtiyari. İlanda kalite ve ucuzluğun bir arada bulunduğu ve süratle verildiği bir hizmetten bahsedilmektedir. Bu hizmete müşteriler -o dönemde herkesin çok iyi bildiği- “Tahılpazarı’nda Merkez Eczanesi”ne sorarak ulaşabileceklerdir.

Diplomalı Dişçi Sinan Balyan

Fukara dostu ikinci isim, Dava Vekili Mehmet Ali Takiyüddin’dir. “Eski hükümet civarı” şeklinde tarif ettiği yazıhanesinde “fukara ve menâfi-i umumiyeye ait”, her tür rapor ve dilekçelerin ücretsiz düzenlendiğini ve ücretsiz takip ettiğini duyurmaktadır. Fakirleri ve kamu yararını gözeten bu dava vekili, “icabı hâlinde” çok fakir olanların pul parasını dahi kendisi karşılamaktadır. Hem hukukçu kimliği hem de kalemiyle -hem suçlu hem güçlünün değil- daima garibanın, mağdurun yanında olan Takiyüddin Efendi, merhametli olduğu kadar mücadeleci bir kişiliğe sahiptir ayrıca.

Fukaradan Ücret Alınmaz Başlıklı İlandan Bir Bölüm

Fukaradan ve Kamu Yararına Dair Davalardan Ücret Almayan Dava Vekili İlanının Bir Bölümü

İçinden merhametin nehri geçer bu şehrin. Havasından mı, adına “Kalabak” derler Türkmen suyundan mı? Haralarda yetiştirdiği Türk’ün kanadı tayından mı? Adını Selçuklu komutanı Emir Porsuk’tan alan çayından mı? Hoşgörüyü gönüllere mayalayan Nasreddin Hoca’nın bize bıraktığı payından mı? “Dünya kimseye kalmaz” diyen Yunus Emre’nin derviş huyundan mı? Hâlâ nöbette duran Seyyid Battal Gazi’nin heybetli boyundan mı? Şeyh Edebali’nin bu topraklarda kurduğu toyundan mı? Osmanlı’nın Karacahisar’da vurduğu ilk mühründen mi? Şeyh Şücaeddin Veli’nin, Aziz Mahmud Hüdayi’nin ayağının tozundan mı? Bir semtine isim vermiş “Yediler”in silinemez izinden mi? İçinden merhametin nehri geçer Eskişehir’in.

Türkistan'a Destek İçin İzzet Ulvi'nin Yazdığı Şiir

Yorumlar (0)
21°
parçalı az bulutlu

Gelişmelerden Haberdar Olun

@