Bugün Eskişehir üzerine dikkat kesilen herkes aynı cümleyi kuruyor:
“Bu camiada bir şeyler eksiliyor…”

Toplantılar eskisi kadar dolmuyor.
Eylemler eski heyecanını taşımıyor.
Salonlar kalabalık ama ruhsuz, kalpler ise kalabalıktan uzak.

Ve herkes şikayet ediyor.

Ama kimse dönüp aynaya bakmıyor.

Oysa artık zamanı geldi de geçti:
Öz eleştiri yapmanın, hatayı kendimizde aramanın, “nerede yanlış yaptık?” diye sormanın zamanı…

Çünkü ortada bir kopuş varsa, bu kopuş bir günde olmadı.

Camiada bir koltuğa oturan, bir vazifeye gelen; kendisini o davanın emanetçisi değil, adeta sahibi zannetmeye başladı.
Makamı sorumluluk olarak değil, mülk olarak gördü.

Kendi çizgisine uymayanı ötekileştirdi.
Kendi çıkarına dokunanı dışladı.
Hatta daha da ileri gidip, kendi gibi düşünmeyeni “hain” ilan etti.

Hal böyle olunca ne oldu?

Herkesin hain olduğu bir yerde, geriye sadece “kendisi” kaldı.
Ve bir insan, sadece kendisi kadar büyüktür.

Bugün o yüzden hitap edilen kitle de, yönetilen çevre de, etki alanı da daraldı.
Kalabalıklar azalmadı aslında…
Kalabalıkların kalbi kırıldı.

Kimse davaya küsmedi.
Kimse mahallesine sırtını dönmedi.

Ama insanlar kırıldı.

Yanlış üslup, hoyrat tavırlar, “Ali kıran başkesen” edası…
İnsanları saf tutmaktan ziyade, kenara çekilmeye itti.

Bugün yaşanan sessizlik bir tesadüf değil.
Bir birikimin, bir kırgınlığın, bir yanlışlar zincirinin sonucu.

O yüzden kimse kalkıp da
“Gençlik neden gelmiyor?”
“İnsanlar neden ilgisiz?”
diye sormasın.

Sorulması gereken soru şu:
“Biz onları neden kaybettik?”

Eğer bu sorunun cevabını dürüstçe vermezsek…
Bugün zor topladığımız kalabalıkları, yarın hiç bulamayız.

Camiayı eleştirmeden önce kendimizi,
Mahalleyi sorgulamadan önce nefsimizi düzeltmek zorundayız.

Çünkü dava; tabela değil, emanet ister.
Liderlik; sahiplik değil, sorumluluk ister.

Ve en önemlisi…
İnsan, kıymet görmek ister.