Bugün geldiğimiz noktada, toplumun beklentilerine cevap veremeyen bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız. İnsanların derdini duymayan, sorunlarına çözüm üretmeyen bir siyaset dili, ne yazık ki yerini konforuna düşkün, hesap vermekten uzak bir yapıya bırakmış durumda.

Seçilmişlerden ve belediyelerden beklenen şey çok nettir:

Oy aldıkları millete hizmet etmek, şehirleri geliştirmek ve insanların hayatını kolaylaştıracak projeler üretmek…

Ama bugün görüyoruz ki; bazı makamlar, hizmet üretmenin değil, kişisel heveslerin ve konfor alanlarının bir parçası haline gelmiş.

Oysa makam dediğimiz şey, bir ayrıcalık değil; bir sorumluluktur.

Bir yükümlülüktür.

Bir emanettir.

Ne var ki bu emanet, zamanla bazı ellerde bir fırsata, hatta daha da ötesi bir kazanç kapısına dönüşebiliyor.

İşte tam da burada asıl mesele başlıyor…

Çünkü sorun sadece hizmet üretmemek değil;

sorun, o makamların ahlaki ve etik sınırlarının aşılmasıdır.

Hesap vermeyen, yaptığı hataların bedelini ödemeyen, bulunduğu makamı kişisel çıkarlarına kurban eden bir anlayış; sadece bugünü değil, geleceği de tahrip eder.

Daha da tehlikelisi şudur:

Bu anlayış yaygınlaştıkça, insanlar sadece yöneticilere değil,

siyasete olan güvenini kaybetmeye başlar.

Ve bir toplum için hatta ülkemiz için en büyük kayıp da budur.

Çünkü güvenin olmadığı yerde ne hizmet büyür, ne de umut yeşerir.

Burada açık konuşmak zorundayız:

Oy almak, her yanlışı yapabilme yetkisi değildir.

Seçilmiş olmak, sınırsız bir özgürlük değil; sınırlı bir sorumluluktur.

Millet, belirli bir süre için yetki verir.

O yetkinin karşılığında da hizmet, şeffaflık ve adalet bekler.

Bu sınırlar aşılırsa,

yapılan her yanlış sadece bireysel bir hata olmaktan çıkar;

toplumsal bir kırılmaya dönüşür.

Bugün yaşadığımız sorun tam olarak budur.

Bu yüzden artık mesele kişileri tartışmak değil,

mekanizmayı sorgulamak meselesidir.

Nasıl bir sistem ki, hesap vermeyi zorunlu kılmıyor?

Nasıl bir yapı ki, hatayı cezalandırmak yerine fark edilene kadar görmezden geliyor?

İşte bu yüzden diyoruz ki:

Bu mekanizma baştan sona yeniden inşa edilmelidir.

• Hesap verebilirlik zorunlu olmalıdır.

• Şeffaflık bir tercih değil, mecburiyet haline gelmelidir.

• Makamların sınırları net çizilmeli, bu sınırları aşanlara karşı yaptırımlar gecikmeden uygulanmalıdır.

Çünkü sınırları belirsiz makamlar varsa,

orada suistimal kaçınılmazdır.

Ama geç değil.

Eğer biz, gücü bir konfor alanı değil bir sorumluluk alanı olarak yeniden tanımlayabilirsek…

Eğer makamları kişisel çıkarların değil, toplumsal faydanın merkezi haline getirebilirsek…

İşte o zaman bu çöküşü durdurabiliriz.

Ve en baştaki soruya dönersek:

Güç kirletir mi?

Hayır…

Güç kirletmez.

Güç, kimlerin kirlenmeye meyilli olduğunu ortaya çıkarır.