Yiğit Serhat Asan yazdı...

Bazen yalnızca görselliğin yetebileceğini düşünsekte "ses" çoğu zaman büyük bir tamamlayıcıdır. Sessiz sahneler, uzun süre sessiz kalan oyuncular, sessiz manzaralar… Özellikle görsel işlerde (sinema gibi) sessizlik bizi rahatsız eden bir durumdur. Hâlbuki aslında burada ana anlatım aracı görüntü iken, sesin olmaması neden bizi bu kadar huzursuz eder ya da tam tersine derinden etkiler? Çünkü sinemada ses ve görüntü, birbirini tamamlayan en önemli iki teknik unsurdur. Bazen sessizlik öyle bir noktada kullanılır ki, o sahnede karakterin yaşadığı duyguyu bize doğrudan hissettirir; bazen ise bilinçli bir şekilde eksik hissetmemizi sağlar. Ancak bu eksiklik hissinin bile bir amacı olduğu filmler vardır.

İzleyici olarak bizler, sinemada çoğu zaman yönlendirilmek isteriz. Ne hissetmemiz gerektiğini müzikle, diyalogla ya da ses efektleriyle anlamaya alışığızdır. Dram sahnesinde yükselen bir müzik, gerilim anında artan sesler ya da duygusal bir konuşma, bize sahnenin tonunu açıkça söyler. Sessizlik ise bu yönlendirmeyi ortadan kaldırır. Film, izleyiciye “şimdi şunu hisset” demez; tam tersine, boşluk bırakır. İşte bu boşluk da çoğu zaman rahatsız edicidir. Çünkü izleyici, o boşluğu kendi duygularıyla doldurmak zorunda kalır.

Mesela geçen haftalarda incelemesini yazdığım Perfect Days filmi, sessizliğin rahatsız etmediği sahneleriyle buna iyi bir örnek oluşturur. Filmde sessizlik bir boşluk hissi yaratmaz; aksine izleyiciyi sahnenin içine çeker ve karakterin ruh hâline daha da yaklaştırır.

Sessizlik aynı zamanda zaman algımızla da doğrudan ilişkilidir. Diyalog ve müzik olmadığında, sahneler olduğundan daha uzun hissedilir. Bir karakterin sadece yürüdüğü, durduğu ya da baktığı anlar uzadıkça, izleyici ister istemez kendi iç sesini duymaya başlar. Bu da her izleyici için konforlu bir durum değildir. Çünkü sessizlik, sadece filmde olan biteni değil; izleyicinin kendi düşüncelerini de görünür kılar.

Bazı filmler bu rahatsızlığı özellikle ister. Sessizliği bir anlatım dili olarak kullanır ve bunu teknik bir eksiklik değil, bilinçli bir tercih hâline getirir. Uzun sessiz planlar, diyalogsuz sahneler ya da sadece ortam sesleriyle ilerleyen sekanslar; karakterin yalnızlığını, yabancılaşmasını ya da iç dünyasındaki karmaşayı anlatmanın en sade ama en güçlü yollarından biri olur. Burada sessizlik, sahnenin arka planı değil; doğrudan anlatının kendisi hâline gelir.

Elbette her sessizlik başarılı değildir. Bazı filmlerde sessizlik, gerçekten bir anlatım tercihi olmaktan ziyade, anlatacak bir şeyin olmamasını gizleyen bir boşluk hissi yaratır. İzleyici bu farkı çok hızlı hisseder. Sessizlik, eğer sahnenin duygusunu taşıyorsa anlam kazanır; ama sadece süresi doldurulan bir alan gibi duruyorsa, izleyiciyle film arasındaki bağı zayıflatır. Bu yüzden sessizlik, sinemada belki de en zor kullanılan anlatım araçlarından biridir.

Sessizliği doğru kullanan filmler ise izleyiciyle daha derin bir bağ kurar. Çünkü bu filmler, izleyiciyi pasif bir konumda bırakmaz. Onu dinlemeye değil, görmeye ve hissetmeye zorlar. Diyaloglar azaldıkça, görüntünün dili güçlenir; kamera hareketleri, ışık, renkler ve kadraj daha fazla anlam yükü taşımaya başlar. İzleyici, artık sadece hikâyeyi takip etmez; sahnenin içinde kalır.

Belki de bu yüzden sessizlik, sinemada bizi hem rahatsız eder hem de etkiler. Çünkü sessizlik, hazır cevaplar sunmaz. Bizi yönlendirmez. Bizi kendi duygularımızla baş başa bırakır. Ve bazen sinemanın asıl gücü, tam da bu baş başa kalma anlarında ortaya çıkar.