- Olmaz, bir köydesin… Seni anlamazlar burada. Bu köy sanki dünyanın bütün günahını yük etmiş kendine. Sen iyi bir adama benzersin, durma burada, git.

+ Gidersem masal yarım kalır… Dilim olmazsa ben ne yaparım? Anlatmalı ki yüreğim soğusun…

Nereden başlayacağımı, nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Yine Çağan Irmak öylesine yamulttu ki beni… Daha önce de çok filminde ağlattı. Belki de ağlayasım vardı, bilmiyorum. Ama Ulak öyle bir filmdi ki uzunca bir süre etkisinden çıkamayacağımı hissediyorum. Özellikle o çocuk oyuncuların rol başarıları… Bilmiyorum.

Eğer dram türünde yapıtları seviyorsanız, hele bir de bir filmi gerçekten kendinizi vererek izliyorsanız, Ulak tam size göre. Ancak tavsiyem —bence önemli— bu tarz ağır filmleri hayatınızdaki “ağır” dönemlerde; duygusal olarak boşlukta hissettiğiniz zamanlarda, kayıplarınız henüz tazeyken, büyük bir hayal kırıklığı yaşamışken ya da belki bir ayrılık sürecindeyken izlememeniz…

Evet, sinema kalbi besliyor. Mutluluk gibi üzülmek de, dram da hayatın içinden ve kalbi besleyen unsurlardan belki de… Ancak eğer normal bir insansanız, her şeyin bir dengesi olması gerekiyor. Bu sebeple böyle zamanlarda kendinize çok yüklenmeyin.

Hadi şimdi önce filmin konusuna, ardından konunun teknik ve sanatsal açıdan işlenişine bakalım.

Çağan Irmak’ın yönettiği 2008 yapımı Ulak; zamansız ve mekânsız bir köye gelen seyyah Zekeriya’nın (Çetin Tekindor) getirdiği gizemli haberler ve masalsı hikâyelerle köy halkının inançlarını, korkularını ve gerçekle ilişkilerini sorgulatan mistik bir drama filmidir. Film, hakikat arayışını ve toplumsal yozlaşmayı ele alır.

Bu masalsı ve mistik atmosferde; kötülüğe ve hakikate kendilerine kör kalarak, kendi doğrularına göre yaklaşan fesat insanların olduğu bir köyde, masumiyetin en yegâne temsilcileri çocuklar üzerinden anlatılan bu filmi izlerken; gerçekten bir damla pisliğin, fesatlığın ve kafa karışıklığının koca bir kuyudaki berrak suyun tamamını nasıl zehir ettiğini hissede hissede izlemiş oldum.

Aslında filmin içinde bir hikâyenin içinde başka bir hikâye vardı ve bu hikâye filmin ana hikâyesiyle örtüşüyordu. Filmde ulağın anlattığı olayların; anlatılan çocukların, köyün ve o ulağı dinleyen çocukların kendi köylerindeki insanlarla bağdaştırılması ve ulağın çocuklara masalı anlatmadan önce söylediği “Çevrenizden birilerini düşünün, dinlerken onları karakterlerin yerine koyun, gözünüzün önüne getirin” cümlesi bu bağı çok daha kuvvetlendirdi. Bu da beni, bir izleyici olarak filmin içine çekti ve masalı dinlerken başka karakterler düşünmeme kısmen engel oldu.

Ancak tabii insanız… Hepimizin hayatında Zekeriyalar, Ferhatlar, Meryemler ve izlerken en zorlandığım sahneleriyle Kezbanlar geçmiştir. Benim de aklıma direkt onlar geldi ama olabildiğince hikâyenin içindeki karakterlerle devam edip filme olan odağımı bozmadım.

Ve… elbette tüm bu karakterlerin, oyuncuların ve hikâyenin beni etkilemesi sebebiyle göğsüm sıkışa sıkışa filmi bitirdim ancak bu geceyi nasıl bitirebileceğim onu bilmiyorum… Mutlaka ama mutlaka herkese izlemesini önerdiğim bir Çağan Irmak filmi daha hem ruhumda hem de kalbimde yerini aldı. Ve muhtemelen, tıpkı Babam ve Oğlum’u 40’ı aşkın kez izlemem gibi, Ulak da benim için böyle bir film olacak gibi…

Bir de filmi izlerken yaşadığım bir tesadüf var ki… Yaklaşık 1 sene önce çektiğim “Meryem Ana” isimli belgeselimin ana karakteri olan Meryem, adeta bu filmdeki Meryem ile aynı. Filmdeki Meryem de zorlu hayat mücadelesine ve iyi niyetine rağmen maalesef insanlar tarafından “deli” olarak adlandırılan çaresiz bir kadın. Biri “gerçek” hayatta bir Meryem, diğeri ise “kurgusal” dünyada… Ancak bu tesadüf ile birlikte bir kere daha şunu anladım: Filmlerdeki bazı hikâyeler gerçekten bir yerlerde, bir şekilde yaşanıyor…

Şimdi gelelim filmin teknik yapısını incelemeye.

Filmin çıkış tarihi olan 2008 yılına baktığımızda; senaryo ve konu her ne kadar zamansız olsa da teknik kısımda, dönemin şartları gereği, doğal olarak bazı pürüzler var. Günümüzde özellikle yapay zekâ tarafında görsel efektlerde çağın ötesinde işlere alıştığımız için, bu filmi o yıllarda izleyen insanlara muhtemelen gayet yeterli gelen sahneler, bugün bize biraz zayıf gelebiliyor. Günümüz gözüyle baktığımızda, özellikle hayalet sahnelerinde görsel efektlerin zayıf kaldığını ve alıştığımız gerçekçilikten uzak olduğunu söyleyebilirim. Onun dışında beni rahatsız eden bazı yerler ise yer yer “teatral” hissiyatın biraz fazla olmasıydı —özellikle sonlara doğru— ve bu durum beni duygusal anlamda bir tık kopardı. Ancak tekrar etmem gerekirse; oyunculuk, atmosfer, hikâyenin gelişim süreci ve elbette filmde kullanılan müzikler beni her geçen dakika daha da içine çekti ve son sahneye ulaşma isteğimi artırdı. Sanat ekibi ve görüntü yönetmenliği oldukça başarılıydı ancak aynı şeyi kostüm ekibi için söyleyemeyeceğim. Belki özellikle renk anlamında daha farklı tercihler yapılabilirdi. Ama bunlar işin teknik detaylarına indiğimizde göze çarpan küçük noktalar. Genel anlamda, dönem şartlarına göre teknik açıdan da gayet yeterli bir iş ortaya konmuş diyebiliriz. Zaten bu tarz filmlerde hikâye ve o hikâyeyi iyi oyunculukla birleştirip akıcı bir şekilde sonuca ulaştırmak; bu süreçte de duyguyu atmosferle, ışıkla, kamera açılarıyla ve müziklerle desteklemek doğrudan başarıyı getiriyor ve izleyicide kalıcı bir etki bırakıyor.

Ulak filmini izlemenizi çok ama çok isterim… Özellikle, kendinizi toplumun kendi doğruları sandığı bir furyaya kaptırmış bir şekilde bulduğunuz bir süreçteyseniz ve özünde tek olan doğrudan uzaklaştığınızı düşünüyorsanız ya da sadece insani yönünüzü beslemek adına kendinize bir iyilik yapmak istiyorsanız…

Ve son olarak, filmden beğendiğim bir anekdot ile yazımı bitirmek istiyorum:

“Dudaklar sussa da kalbin yüz dili vardır…”