Bazı yerler vardır… Sadece bir mekân değildir. İçine girdikçe seni yavaşlatır, düşündürür. Odunpazarı da tam olarak böyle bir yer. Sokaklarında yürürken sadece geçmişe değil, emeğe, sabra ve unutulmaya yüz tutmuş bir değere dokunursun.
Lületaşı ise bu hikâyenin en sessiz ama en derin anlatıcısı… Toprağın altından çıkan o bembeyaz, narin taş; bir ustanın elinde şekil bulurken aslında bir kültürü, bir geleneği yaşatmaya çalışır. Ama ne yazık ki bu değer, olması gerektiği kadar bilinmiyor. Belki de en büyük çelişki burada başlıyor… Lületaşı çoğu zaman tütün ürünleriyle anıldığı için, hak ettiği gibi anlatılamıyor, tanıtılamıyor. Oysa mesele bir pipo değil; mesele bir zanaat, bir emek, bir miras.
Ve daha da düşündürücü olanı şu… Bugün o taşın peşinden yerin metrelerce altına inen kuyucuların sayısı giderek azalıyor. O taşı sabırla işleyen ustalar bir bir azalıyor. Yerlerine yenileri gelmiyor. Gençler bu zanaate yaklaşmıyor. Belki de yakın bir gelecekte sadece vitrinlerde gördüğümüz, ama nasıl yapıldığını kimsenin bilmediği bir şeye dönüşecek.
İşte tam bu yüzden, Odunpazarı’nda yürürken gördüğümüz her küçük dükkân, her tezgâh aslında sandığımızdan çok daha kıymetli. Çünkü orada sadece bir ürün değil, yavaş yavaş kaybolan bir hafıza var.
Ve bazı şeyler…
Gerçekten kaybolduktan sonra değerleniyor.
Ama bazıları için, o zaman çok geç oluyor…