Yiğit Serhat Asan yazdı...

Güneşin Oğlu, Onur Ünlü’nün yazıp yönettiği, benim için kült ve eğlenceli filmler listesinde özel bir yere sahip yapımlardan biri. İlk izlediğim günden bu yana, hem ortaya çıkış süreci hem de anlattığı hikâyenin absürtlüğüyle hafızamda yer etmiş bir film. Bu yüzden filmin tiyatro oyununa uyarlanacağını duyduğumda, ister istemez “Bu hikâye sahnede nasıl durur?” sorusu aklıma geldi.

Filmin temelinde oldukça tanıdık ama bir o kadar da ironik bir fikir yatıyor: Bütün hayatını bir mucize bekleyerek geçiren bir adam ve o mucizeyle karşılaştığında hayatının altüst olması.

Önce filmin konusuna kısaca bakalım

Bütün hayatını bir mucize bekleyerek geçiren Fikri Şemsigil’in yaşamı, sonunda beklediği mucizeyi tecrübe etmesiyle tamamen değişir. Fikri Bey, bir gün “Güneşin Oğlu” olduğunu öğrenir; fakat bu büyük sırrın hayatına getireceği etkileri önceden tahmin edemez. Düşündüğünün aksine, bu mucize Fikri Bey’in hayatını güzelleştirmekten çok, onu içinden çıkılması zor bir karmaşanın ortasına sürükler.

Fikri Bey’in ruhu, artık kontrol edemediği bir şekilde çevresindeki insanların bedenlerine girip çıkmaya başlar. Sürekli başkalarının bedenlerinde uyanmak, kendi hayatını ve kimliğini kaybetme noktasına getirir. Bu durum, onun için hem fiziksel hem de zihinsel bir kaosa dönüşür ve işler giderek çığırından çıkar.

Bir süre sonra Fikri Bey, yıllarca beklediği bu mucizeden kurtulmak için gerçeklerin peşine düşmesi gerektiğini fark eder. Çünkü mucize, onun için bir kurtuluş değil; kimliğini, hayatını ve varoluşunu sorgulamasına neden olan bir yük hâline gelmiştir. Bu noktadan sonra film, sadece absürt bir hikâye anlatmakla kalmaz; aynı zamanda Fikri Bey’in içsel yolculuğunu da izleyiciye açar.

Olaylar hızla gelişirken, Fikri Bey’in karşı apartmandaki dünyalar güzeli komşusu da hikâyenin merkezine yerleşir. Bu genç kadının hayatında aniden beliren Fikri Bey, hem kendi geleceğini hem de genç kızın hayatını etkileyecek olayların fitilini ateşler. Film, bu beklenmedik karşılaşmalar üzerinden hem mizahını kurar hem de hikâyeyi daha insani bir noktaya taşır.

Filmi özel kılan şey neydi?

Güneşin Oğlu’nu benim için özel kılan noktalardan biri, hazırlık süresi ve ortaya çıkan ürün arasındaki güçlü ilişki. Düşük bütçeli, hızlı üretilmiş ama fikri son derece güçlü bir yapım olması, filmi hâlâ canlı kılıyor. Absürt mizah, varoluşsal sorgulamalar ve günlük hayatın içinden gelen karakterler, filmin tonunu belirleyen temel unsurlar.

Onur Ünlü sinemasında sıkça gördüğümüz o “ciddi bir meseleyi ciddiye almadan anlatma” hâli, bu filmde de oldukça belirgin. Mucize gibi kutsal ve yüceltilen bir kavramın, bir insanın hayatını nasıl felakete sürükleyebileceğini bu kadar rahat ve mizahi bir dille anlatabilmek, filmin en güçlü taraflarından biri.

Peki bu hikâye tiyatro sahnesinde nasıl durur?

Tam da bu noktada, filmin tiyatroya uyarlanması meselesi ilginç bir tartışma alanı açıyor. Güneşin Oğlu, yapısı gereği sinemada görmeye alışık olduğumuz bedensel geçişler, hızlı mekân değişimleri ve görsel oyunlar üzerine kurulu. Sinemada oldukça akıcı duran bu anlatının, tiyatro sahnesinde nasıl çözüleceği merak uyandırıyor.

Ancak öte yandan, hikâyenin özünde güçlü bir metin ve karakter çatışması var. Fikri Bey’in kimlik arayışı, mucizeyle kurduğu problemli ilişki ve giderek artan varoluşsal sorgulaması, sahnede çok daha çıplak ve doğrudan bir hâl alabilir. Sinemada görselle desteklenen absürtlük, tiyatroda oyunculuk ve sahne diliyle daha farklı ama bir o kadar etkili bir yere taşınabilir.

Belki de Güneşin Oğlu’nun tiyatro uyarlamasını ilginç kılan şey tam olarak bu: Filmin eğlenceli ve absürt yüzünün arkasında yatan o huzursuzluk hissinin, sahnede daha görünür hâle gelme ihtimali.