Yiğit Serhat Asan yazdı...

Eskiden bir filmi izlerdik. Şimdi bir filmi bitiriyoruz. Aradaki fark küçük gibi görünüyor ama aslında oldukça derin.
Bir filmi izlemek; ona zaman ayırmak, içine girmek, ritmine uyum sağlamaktı. Şimdi ise çoğu zaman hızlandırıyoruz, bölüyoruz, ikinci ekranla birlikte tüketiyoruz. Film devam ederken telefon ekranına bakmak sıradanlaştı. Hatta bazen bir sahne yavaşladığında sabrımız azalıyor. Sorun filmlerin değişmesi mi, yoksa bizim izleme biçimimizin dönüşmesi mi?
Artık hikâyenin bizi beklemesini değil, bizim hızımıza yetişmesini istiyoruz. Düşündüren sahneler yerine açıklayan sahneleri tercih ediyoruz. Belirsizlikten çok netlik arıyoruz. Ve çoğu zaman bir film bittiğinde, aklımızda bir duygu yerine “sonraki ne?” sorusu kalıyor.

Belki de mesele şu:
Film hâlâ orada. Ama biz artık durmuyoruz.
Çünkü artık sadece film izlemiyoruz. Günün büyük bir bölümünü ekran karşısında geçiriyoruz. Sosyal medyada birkaç saniyelik videolar arasında gezinirken zihnimiz sürekli uyarılıyor. Bir içerik ilgimizi çekmezse saniyeler içinde geçiyoruz. Algımız hızlandı, sabrımız kısaldı. Hikâyelerin kurulmasını beklemek yerine, anında karşılık almak istiyoruz. “Ekran süresi” dediğimiz kavram yalnızca bir istatistik değil; izleme biçimimizi şekillendiren bir alışkanlık. Sürekli kaydırmaya, geçmeye, tüketmeye programlanan bir dikkat yapısıyla iki saatlik bir anlatıya teslim olmak giderek zorlaşıyor. Film yavaşladığında sıkılıyoruz, karakter uzun süre susunca huzursuz oluyoruz, boşluk bırakıldığında o boşluğu kendi sabrımızla dolduramıyoruz. İnsanlar bu denli hızlı içerik ve alakası olmayan binlerce veriyi bir günde beyinlerine yükledikleri için düşünme yetisiyle birlikte duygusal tepkimelerinde de ağırlaşma ve buna bağlı gecikmeler oluyor. Bu da sinemada dürtüsel içerikleri daha kolay tüketilir hale getirip ön plana çıkarıyor. Kısaca her şeyde olduğu gibi sanatta da basite indirgenmeye çalışılıyor. Belki de tahammülsüzlüğümüz sinemadan değil, alıştığımız hızdan kaynaklanıyor. Kısa içerikler bizi hızla ödüllendiriyor; film ise sabır istiyor. Sosyal medya anlık bir dopamin sunuyor; sinema ise duygunun ağır ağır yerleşmesini bekliyor. Biz ise artık beklemeye pek alışık değiliz. Bu yüzden bazı filmler bize “yavaş” geliyor olabilir. Oysa belki de film yavaş değil; biz fazlasıyla hızlanmış durumdayız.

Ve belki de asıl mesele şu soruda saklıdır:
Bir filmi gerçekten izlemek için, önce durmayı yeniden öğrenmemiz mi gerekiyor?