Yiğit Serhat Asan yazdı...
Bu haftaki yazımda yeniden bir film incelemesi ile karşınızdayım. Filmimizin adı “Hamnet”. Yaklaşık iki hafta kadar önce vizyona giren filmi izledikten sonra fark ettim ki sosyal medya üzerinde ciddi şekilde trend olmuş ve konuşulan bir filme gitmişim. Ancak neyse ki gitmeden önce film hakkındaki yorumlardan ve söylentilerden hiç haberim yoktu. Bu durum bana önyargısız ya da hazırlıksız bir film izleme deneyimi sundu. Çünkü ben bir filme gitmeden önce o filmin hissiyatını izleyenlerden dinlemeyi sevmiyorum; insan o moda girip o şekilde izliyor.
Birisi bir film hakkında “çok komik” dediğinde ve bunu detaylandırdığında, o filme gittiğim an ilk sahneden itibaren “hadi güleceğiz şimdi” moduna giriyorum ve bu durum hislerimin doğallığını da bozuyor. Hamnet’i izledikten sonra öğrendim ki sosyal medyada yerli yabancı yüz binlerce sinemasever bu film hakkında “çok ağladık”, “çok duygusal” vs. tarzında yorumlar yapıyormuş. Tabii bahsettiğim gibi ben tüm bu bilgilerden habersiz şekilde, sinemaya gideceğimiz ancak hangi filme gireceğimize karar vermeden o an görüp “Aaa hadi Hamlet’i duymuştuk, bu o mu acaba, girelim” deyip girdik.
Bu arada evet, Hamnet ve Hamlet aynı ismin farklı yazımlarıymış; bunu da öğrenmiş olduk. Tarihi kaynaklarda iki isim de aynı kişi için kullanılıyormuş. Neyse, filme gelelim. Öncelikle filmin konusunu ve altyapısını size kısaca aktarayım : Film, William Shakespeare ve eşi Agnes’in evlenmelerinin ardından kurdukları bağın ve çocuklarıyla olan ilişkilerini ve yaşadıkları olayları konu ediyor. William Shakespeare’in ünlü tiyatro oyunu “Hamnet” in nasıl ortaya çıktığını anlatan dram/romantik/tarih tarzda olan film Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri ortak yapımı. Filmin hikayesi, Yazar Maggie O'Farrell ın aynı isimli romanından yola çıkılarak filmin yönetmeni Chloé Zhao tarafından revize edilmiş. Başrollerinde ise Jessie Buckley, Paul Mescal yer almakta.
Şimdi gelelim izlenime. Ben çoğunlukla filmlerin ilk 10-15 dakikası içinde konunun işlenmesi, teknik unsurlar ve bazen oyunculuğun başarısını göz önünde bulundurarak az çok nasıl bir yapım olduğunu, yönetmenin hangi yola başvurup izleyiciyi bağlamaya çalıştığını kestirebiliyor ve nasıl bir film izleyeceğimi tahmin edebiliyorum. Hamnet filminde ise bu defa nadiren olan bir şey oldu ve ters köşe oldum.
İlk 15-20 dakika içerisinde birden gelişen olaylar ve konuya hızlıca giriş olması, duygusal ilişkilerden önce fiziksel temasların bulunduğu sahnelerin henüz ilk dakikalarda yer alması bana “Yönetmen izleyiciye tüm detaylarıyla tutkulu bir ilişki izletip oradan bağlamayı tercih etmiş, sanırım duygusallıktan biraz uzak, daha çok maceravari bir yaklaşım var” diye düşündürttü. Çünkü genelde kült filmlerde, özellikle son zamanlardaki aşk/romantik temalı yapımlarda, izleyiciyi odakta tutmak ve hikâyenin içerisine çekmek için bu yöntem kullanılıyordu.
Bu yapımlarda teknik kısım, oyunculuk, hikâye akıcılığı çok da gözetilmiyor; izleyicinin duygusal yönünden çok dürtüsel yönleri tetiklenip merak uyandırma ve filmi izletme çabası güdülüyordu. Bu durum sinemada, tıpkı bazı yönetmenlerin ilk çıkış filmlerini çekerken az ışık, giriş seviyesi oyunculuk ve herhangi bir mekânda çekilebildiği için “korku” temasını seçmesi gibi yaygın bir durumdu. Ben de Hamnet üzerine ilk dakikalarda böyle düşünüyordum.
Ancak bir yandan da sahne planlamalarındaki ışık kullanımı, mekân seçimi ve oyunculuklar atmosferi çok iyi yansıtıyordu. Bu da beni “Böyle bir amaç olsa görüntünün güzelliğine ve oyunculuğa bu kadar önem verilmezdi” diye düşündürmüştü. İşte o an bir hikâyenin başladığını hissetmiştim.
Filmin ilk yarısında gelişen olaylar, özellikle ilk 40 dakikadan sonra çok dikkatimi çekmeye başladı. Yalnızca benim değil, salondaki yüzlerce izleyicinin de odağını öyle bir toparlamış olacak ki yine ilk dakikalarda beni inanılmaz rahatsız eden patlamış mısır ve abur cubur paketi sesleri yerini derin iç çekmelere ve sessizliğe bırakmıştı.
Hikâyenin bağlamı yavaş yavaş yerine oturdukça anlam kuvvetleniyor, heyecan artıyordu. Hikâyenin ilerlemesiyle ve oyuncuların olaylara karşı büründükleri duygu durumlarıyla izlediklerimi o kadar içselleştirdim ki bir yandan birlik içinde ve mutlu bir aile tablosunu izliyor, bir yandan da “Acaba bu mutluluk daim olacak mı?” diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyor ve huzursuzluğa kapılıyordum.
Belki kendi hayatımızdaki, yaşanması mümkünken tam olarak yaşayamadığımız sahnelerle biraz ucundan kendimizi bağdaştırıp o yarım kalmışlığı tamamlamaya çalışıyorduk sanki.
Olaylar gelişti ve film sonlara doğru yaklaştığımızı hissettirdi. Hem teknik açıdan hem de duygusal tetiklenme açısından izlediğimiz olağanüstü görüntüler, kendilerine çok yakışan o müziklerle buluştuğunda duygularım iyice ağırlaşıyor ve nefesim daralmaya başlıyordu. Özellikle filmin son 20 dakikasını izleyip filmi bitirdiğimde adeta neye uğradığımı şaşırmış; içimde kalan o nefes darlığı ve dökemediğim gözyaşlarıyla salondan ayrılmıştım…
İnanın, hayatımda unutamayacağım çok sahne, çok film ve istemsiz ezberlediğim onca replik var. Ancak her ne olursa olsun iki filmi asla unutmayacağım: Bunlardan biri “Babam ve Oğlum”, diğeri de henüz sıralamaya taze girmiş olan “Hamnet”.
Daha önceleri “tiyatro” denildiğinde ilk akla gelen ve çok klişe olduğu için merak uyandırmayan bir oyun olan Hamnet’i (henüz tiyatro sahnesinde izlemedim ancak) emin olun sinemada izlemek bambaşka hissettirecektir. Çünkü neticede ne dekoru kurulursa kurulsun, ne kadar usta bir oyunculukla oynanırsa oynansın bazı yapımlar tiyatro sahnelerinde hissiyatını tam veremezken beyaz perdede çok daha muazzam bir seyir zevki yaşatıyor ve daha etkili bir biçimde izleyiciye geçiyor.
Son olarak bu izlediğim film öyle bir filmdi ki çevremdeki (pek yok) insanlara içimden gelerek bir ikramda bulunacağımda çay kahve ısmarlamak, bir paket çikolata ya da ufak bir hediye vermek yerine cebimde biletlerini taşıyıp dağıtasımın geldiği bir filmdi…
Sosyal rolü, düşünce yapısı, inancı, sanata ve sinemaya yaklaşımı her ne olursa olsun kendine bir iyilik yapmanın en iyi yolu duygularını beslemektir. Ağlamak, hüzünlenmek, gülmek, empati kurmak… Bunlar bir insanın sahip olduğu en kıymetli hazinelerdendir. Neticede hislerini kaybetmiş bir kalp, duygusuz bir ruh demektir. Kalbini ve duygularını beslemek isteyen herkese mutlaka Hamnet’i izlemeye gitmesini öneririm.