Bu sabah yataktan çıkarken hissettiğim o titreme, bana bu şehrin gerçek sahibinin kim olduğunu bir kez daha hatırlattı: Eskişehir Ayazı.

Eskişehirli olmak demek, aslında bu soğukla bir tür "tokalaşma" merasimi yaşamak gibi. Hani derler ya "Eskişehir'in ayazı meşhurdur" diye; hayır efendim, meşhur falan değil, resmen bu şehrin karakteri o! Sabah durakta otobüs beklerken o rüzgar suratına bir çarpıyor, sanki biri gelip yanağına hafifçe tokat atmış gibi oluyorsun. İnsanın kirpikleri birbirine değer mi? Burada değiyor işte.

Dışarıdan gelen öğrenci arkadaşlar ya da turistler "Aaa ne güzel kar yağıyor" diye fotoğraf çekiyorlar, Porsuk kenarında romantizm yapıyorlar falan... Biz yerliler ise içliklerimizi giymiş, atkıyı burnumuza kadar çekmiş, gözlerimizi kısmış bir şekilde "Acaba bugün eve donmadan varabilecek miyiz?" derdindeyiz.

Hele o sabah ayazı yok mu? Güneş pırıl pırıl parlıyor, sanırsın ki bahar gelmiş. Ama o güneş resmen "Yalan söylüyorum, dışarı çıkma!" diye bağırıyor. Camın arkasından bakınca dünya çok güzel, kapıyı bir açıyorsun; sanki buzdolabının dondurucu kısmına adım atmışsın.

Ama biliyor musunuz, bu soğuğun da bir raconu var. O ayazda yürüyüp sonra kendinizi bir fırının önündeki sıcak simit kokusuna ya da bir çay ocağının buğusuna attığınızda aldığınız o keyif başka hiçbir yerde yok. İnsan Eskişehir’de soğuğu sevmeyi değil, soğukla yaşamayı öğreniyor.

Eğer bugün dışarı çıkacaksanız, o meşhur "kat kat giyinme" kuralını unutmayın. Bu şehirde moda değil, "hayatta kalma" mücadelesi veriyoruz bazen.

Yine de, bu ayazı bile seviyoruz be... Şehrin kalbi o kadar sıcak ki, belki de o yüzden dışarısı bu kadar soğuk.