Şimdilerde ise dilimizde hep aynı kederli nakarat: "Nerede o eski bayramlar?"
Aslında değişen bayramlar mı, yoksa biz miyiz?
Eskiden bayram, "biz" demekti. Mahalle bakkalından alınan o renkli akide şekerleri, mendil arasına iliştirilen harçlıklar ve en önemlisi; ekranların soğuk ışığına değil, birbirinin gözünün içine bakarak edilen sohbetlerdi. Şimdi ise bayramlar, akıllı telefonların galerilerinde biriken "toplu mesaj" görsellerine, beş yıldızlı otellerin açık büfe kuyruklarına sığdırılmaya çalışılıyor.
Büyüklerin eli öpülmek yerine "emoji"lerle gönlü alınıyor, sokağın neşesi olan çocuk sesleri yerini tablet oyunlarının mekanik gürültüsüne bırakıyor. Keskin Barajı’nın suları çekilirken nasıl içimiz sızlıyorsa, o eski bayram neşesinin çekilişini izlemek de ruhumuzda benzer bir kuraklık yaratıyor.
Peki, suçlu sadece teknoloji mi?
Belki de suçlu; komşusunun kapısını çalmayı "yük" gören, bayramı sadece Ege sahillerine kaçmak için bir fırsat bilen bizleriz. Oysa bayram, bir kaçış değil, bir dönüştür. Kırgınlıkların bittiği yere, çocukluğun masumiyetine, paylaştıkça çoğalan o büyük sofraya dönüştür.
Evet, belki o eski bayram şekerlerinin tadı yok artık; çünkü o şekerler toz pembe çocukluğumuzun aromasıyla sarmalanmıştı. Ancak yine de umut var. Eğer bu bayram, bir mesaj atmak yerine bir kapıyı çalarsak; bir tatil beldesine gitmek yerine bir büyüğümüzün dizinin dibine çökersek, o "eski bayramlar" bir yerlerden kafasını uzatıp bize gülümseyecektir.
Çünkü bayram; gidilen yer değil, girilen gönüldür.
Huzurlu, neşeli ve "eskisi gibi" samimi bayramlar dileğiyle...