Gözümüzü açtığımız şu haziran günlerinde, Eskişehir’in o meşhur, insanı kendine getiren ayazını özleyeceğimiz hiç aklımıza gelir miydi? Geldi işte. Anadolu’nun kalbindeki bu güzel kent, son günlerde adeta bir çöl ricasıyla karşı karşıya. Termometreler fırladı, sokaklar boşaldı; Eskişehir asfalttan yükselen o puslu sıcakta adeta nefes almaya çalışıyor.

Normalde cıvıl cıvıl görmeye alışkın olduğumuz Doktorlar Caddesi, öğle saatlerinde adeta bir hayalet şehri andırıyor. Espark’ın önündeki o bitmek bilmeyen kalabalık, yerini gölge avcılarına bırakmış durumda. Kimsenin mecbur kalmadıkça kafasını dışarı uzatası yok. Porsuk Çayı’nın kenarı bile o eski neşesinde değil; herkes çınar ağaçlarının altında bulabildiği en ufak gölge kırıntısına sığınma derdinde.

Biz Eskişehirliler soğuğa şerbetliyizdir aslında. Ayazı biliriz, karı biliriz, rüzgarla mücadele etmeyi iyi beceririz. Ama bu "Afrika’dan geldi, Basra’dan esiyor" dedikleri o nemli, yapış yapış sıcaklar bizim genetiğimize biraz aykırı. Haliyle, açık havada ekmek parası peşinde koşan işçimizden, parkta biraz soluklanmak isteyen emeklimize kadar herkes "Aman bir esinti çıksa" diye gökyüzüne bakar oldu.

Uzmanlar televizyonlarda, radyolarda bas bas bağırıyor: "Özellikle saat 11.00 ile 16.00 arasına dikkat!" Kronik hastalar, yaşlılar, canımız çocuklarımız... Bu saatlerde dışarı çıkmak gerçekten büyük risk. Sadece kendimiz için de değil; bu sıcakta bir kap suya, bir parça gölgeye muhtaç olan sokaktaki canlarımızı da unutmamamız gereken günlerden geçiyoruz. Kapımızın önüne koyacağımız bir kap soğuk su, belki de o sessiz dostlarımızın hayata tutunma sebebi olacak.

Lafın kısası sevgili okurlar; Eskişehir şu sıralar mevsim normallerinin üzerinde bir sıcaklıkla sınanıyor. Bu günleri en az hasarla atlatmanın yolu, uzmanların uyarılarına kulak vermekten ve bol bol su tüketmekten geçiyor.

Ne diyelim, klimaların önü hepimize bol serinlik getirsin; Eskişehir’in o püfür püfür esen akşam rüzgarları bir an önce geri dönsün!