Hiç geçmez sanardım bazı şeyleri. Küçükken uçurduğum uçurtmaların hiç yere çakılmayacağını. Hep güzel kuşlar göreceğimi. En sevdiğim film serisine bir bölüm daha eklenir umuduyla beklerdim. Güzel olan her şeyin güzel kalacağını umar, kötülükten uzak durmayı ilke edinirdim. Zaman geçse de bu mutluluğum daim kalacak, güzel günler hep yaşanacak sanırdım. Ancak öyle değilmiş. Bir gün gelirmiş, bir “Zaman” , binlerce günü, anı alırmış insandan. Tutsak edermiş kendine. Şimdiye kadar yaşanan her şeyi, yaşadığın ve yaşattığın herkesi, tüm anılarınla birlikte. Dahası olmazmış. Sanırdın. Sandığınla sınanırmışsın. Berbat bir bekleyiş bırakmış Zaman denen tuhaf dost sırtına, beklemekten kurumuşsun. Olanlar, olmayanlar değil de , en çok yaşanması mümkünken yaşayamadığın mutluluklar yıkmış seni. Ama hala bir umut beklemişsin. Sonra belki bir gülümsemeyle, görevini yerine getirdikten sonra Zaman da birden gitmiş senden. Tutsağından kurtulmuş hissetmişsin. Çünkü. O da zamanın bir parçasıymış. Artık beklemek yok, kurumak yok, zaman kapatmış kapılarını o yaşadığın geçmişten şimdiye kadar. Sen çığlıklar içinde kalmışsın bir fırtına ortasında, o sessizce geçmeni beklemiş içinden. Asıl geçen Zaman değilmiş, insanmış. Kendinden geçmiş, kendine geçmiş. Zamandan bile... O sessiz sedasız gittiğini düşündüğü Zamanla birlikte de fark etmeden pişmiş. Olmazlar olmuş, olurlar olmaz olmuş. Sinsi ve samimi bir gülümseme bırakmış ardında, bir hoşça kal diyemeyecek kadar vaz geçmişsin birden Zaman.