Bu yazımda, lisede hayatıma giren ve gerçekten çok özel bir şekilde hayatıma, hatta hayatlarımıza dokunan bir öğretmenin; kendisi gibi güzel ve özel meslektaşıyla birlikte geçtiğimiz hafta düzenlediği yıl sonu gösterisinden ve o gösterideki çocukların hayatına nasıl dokunduğundan bahsedeceğim...

Soner Turan ve Sibel Öztürk Aydıngör...

İki değerli öğretmenim de beden eğitimi branşında mesleklerini icra etmekte. İkisi de yaklaşık 30 yıllık öğretmenler. Ben daha çok Soner Hocamın derslerini almakla birlikte, Sibel Hocamdan hiç ders almamama rağmen okuldaki anaç yaklaşımı ve mesleğine olan saygısı sebebiyle kendisini de çok sever ve özel hissederim. Daha yakınen tanıdığım Soner Hocam özelinde giderken Sibel Hocama kucak dolusu sevgi ve saygılarımı sunuyorum...
Soner Hocama gelince...

O, bir öğretmenden çok daha fazlası. Samimi söylüyorum. Onunla tanışmadan ve yaşımın ilerlemesinden önce, bu "bir öğretmenin öğrencilerinin hayatına dokunması" kısmı bana çok dramatize edilen bir durum gibi gelirdi. Ta ki onunla tanışıp her koşulda desteğini hissedene, öğrencilerine bir umut ışığı olarak baktığını görene, kimseden bilgisini, ilgisini ve şefkatini esirgemediğine şahit olana kadar...

Aradan yıllar geçse bile bizi kolladığını, arayıp sorduğunu, en zor günlerimizde yanımızda olduğunu hissettirdiğini ve en önemlisi de yalnızlık pahasına dahi doğru duruşunun değişmediğini görünce, kendimde onu, onda da kendimi görüp dedim ki:

"Evet, bir öğretmen öğrencilerinin hayatına hiç unutamayacakları şekilde dokunabilir ve bu dokunuş o öğrenciyi belki de bambaşka bir insana dönüştürebilir..."

Biz lisedeyken, özellikle ilk senemde Soner Hocamın disiplini ve spor konusundaki bilgilerini bize aktarma konusundaki uzmanlığı sebebiyle, "Ya şimdi kim sabah sabah koşacak?" deyip derslerine hiç girmek istemezdim. Hep bir bahane bulur ve tribünde oturmayı tercih ederdim.

Bir oldu, iki oldu... Ardından kendisi beni, geçerli sebeplerim olmadığı için derslere kattı. İyi ki de kattı.

Zaten çok sevdiğim basketbolun kurallarını ve tekniklerini orada öğrendim. Voleybolda Binali Yıldırım gibi oynarken, azıcık ucundan Vargas'a dönüştüm. Hele futbolda ayağıma top gelmeye görsün... Her ders mutlaka istemsiz bir şekilde birinin yüzüne sertçe şut çeker, burnunu kanatırdım. Çünkü bilinçsiz oynuyordum.

Ancak Hocam beni geliştirdi.

Dört yıl boyunca her dönem farklı bir spor dalını bize kattı. Önümüze topu atıp "Ne yaparsanız yapın" kafasıyla değil; disiplinle, kurallarla ve detaylarla öğretti hem de...

Biz o zamanlar gençliğin verdiği cahillikle bunu çok göremesek de yaşımız ilerleyip olgunlaştıkça fark ettik ki konu hiçbir zaman sadece spor olmadı.

Her zaman vefakâr ve sadık bir insandı. Bizi hep kollardı. Öğrencilerine yeri geldiğinde potansiyellerini göstermedikleri için kızar, yeri geldiğinde motive eder ve yeri geldiğinde de maddi manevi hiçbir desteğini esirgemezdi.

Tam olarak bilmemekle birlikte inanıyorum ki aramızdan birçok kişiye ailevi durumlarda, sağlık sorunlarında ve özellikle maddi konularda büyük desteği olmuştur.

Aramızdan birçok kişiyi gösterilerine katarak, belki de okulda üç-dört tane bile arkadaşı olmayan insanları yüzlerce, binlerce kişinin önünde dans ettirdi, şiirler okuttu, şarkılar söyletti.

Bunlar belki de şimdi okuduğunuzda "Ne var ki bunda?" gibi geliyor olabilir. Ama bu küçük gibi görünen detaylar çoğu arkadaşımızı açtı, hayata bakışını değiştirdi, özgüvenini artırdı.

Ve Soner Hocam bunların her birini tamamen kendi içinden gelerek ve çoğu zaman hiçbir desteği olmadan, kendi imkânlarıyla kovaladı...

Gösteriye gelecek olursak...

Dokuz aylık bir çalışma süreci... Ritim tutmaktan, halk oyunlarından bihaber ve "Hocam sizce yapabilecek miyiz?" endişesiyle yola çıkmış pırıl pırıl yaklaşık 25 kişilik bir öğrenci grubu...

Ve onların içindeki potansiyeli ortaya koyan iki öğretmen...

Gösteri geçtiğimiz hafta Çarşamba günü Odunpazarı Belediyesi 100. Yıl Kültür Merkezi'nde gerçekleştirildi. Gösteride sırasıyla açılış konuşması, zeybek, Kafkas gösterisi, Karadeniz yöresine ait halk oyunları ve ritim grubunun eşsiz konseri izleyicilere sunuldu.

Ve samimi söylüyorum; öyle sıradan bir okul gösterisi değildi bu.

İnsanların dışarıda bazı mekânlara sırf bu şekilde eğlenebilmek için ciddi ücretler ödemesi gereken bir gösteriydi.

Ve samimi söylüyorum, "Bir kültür merkezinin salonunda nasıl bir eğlence olabilir ki?" demeyin.

Öyle bir oldu ki, özellikle Soner Hocamın interaktif bir şekilde izleyicileri de sahneye, eğlenceye ve dans etmeye davet etmesiyle salon coştu.

Herkes ayaktaydı ve eğleniyordu.

Onları eğlendirenler ise biricik evlatları, yeğenleri, komşularının çocuklarıydı...

Ve o çocukların performanslarını sergilerken yaşadıkları gurur ile özgüven, duruşlarından hissediliyordu...

Herkes eğlendi, herkes mutlu oldu.

Öyle ki belki de sadece öğrencilerin hayatına dokunulmadı; her yaştan insana hitap edildi.

En katı olduğu bilinen ve "Ben oynamam" diyen öğretmenler, veliler bile salonda o enerjik ritimler eşliğinde dans etti.

Ve belki de kendini kırdı...

Bu gösterinin belki de en özel ve anlamlı kısmı ise gösteri grubunda yer alan ve bir süre önce büyük bir trafik kazası geçiren öğrencilerden Fatma'ya verilen destekti.

Zaten Soner Hocam böyle durumlarda hep babacan tavırlarıyla bize özel hissettirmiştir.

Bizim lise zamanımızda da benzer bir durumda bir arkadaşımız, Soner Hocamın dersinde ağır bir kalp rahatsızlığı geçirmişti.

Ve Soner Hocam o arkadaşımızdan bir gün bile desteğini, öğretmenliğini ve abiliğini eksik etmemişti...

Gösteriden bir gün sonra Soner Hocamla bir akşam yemeği yedik.

O yemekte bana süreci ve sürecin zorluklarını anlattı.

Tamamen kendi imkânlarıyla buldukları sponsorlar, ilgisiz yaklaşan ve süreci takip etmeyen, katkıda bulunabilecekken uzak kalan bazı insanlar, kıyafetler, öğrencilerin temel ihtiyaçları...

Tüm bunları Sibel Hocayla birlikte yalnız başlarına ayarladıklarını, Sibel Hocamın oturup çocuklara kendi elleriyle kıyafetler ördüğünü anlattı.

Ve elbette tüm bunların yaklaşık dokuz aylık bir emeğin sonucu olduğunu...

Ben de haliyle sordum:

"Peki hocam, yorulmadınız mı?"

O da bana:

"O kadar çok yoruldum ki adım atacak hâlim yoktu ama eve gittiğimde hiç uyuyamadım ve sabah yine okula gittim." dedi.

Biliyorum... Heyecanı gece boyunca devam etti ve o yüzden uyuyamadı...

Çünkü bu heyecan, bu üretkenlik, bu tutku, bu doğruluk...

Ve yanlış olan ise başını deve kuşu misali toprağa gömüp, tüm bunları yapabilecek imkân varken alışılmış düzenini bozmamak ve rahatına bakmaktır.

Oysa asıl huzur belki de işini hakkıyla, insanlığıyla ve doğruluğuyla yapmaktır...

Türkiye'nin her ilindeki sadece bir okulda bile ikişer tane böyle kıymetli öğretmen olmalı...

Soner Hocamın ellerinden öpüyorum.

Tüm bu sürece katkıları için Sibel Hocamın da ellerinden öpüyor ve saygılarımı sunuyorum.

İyi ki varsınız...