Filmin Konusu : Mary ve Max, Avustralya'da mutsuz ve yalnız bir çocuk olan 8 yaşındaki Mary ile New York'ta yaşayan 44 yaşındaki Asperger sendromlu ve obez Max arasındaki onlarca yıl süren mektup arkadaşlığını konu alır. Mektuplar sayesinde kurdukları bu sıra dışı dostluk, her iki insanın da hayatını kökten değiştirir.
Öncelikle bu filmi izlerken ilk başlarda ne izliyorum hissine kapılsam da ilerleyen süreçte filmi çok beğendim. Son yıllarda bir filmi izlerken istemsizce önce anlamsal değilde sanatsal kısmına bakıyorum. Çekimleri, teknikleri, renkleri vs gibi sanatsal dokunuşlar dikkatimi çekiyor. Ve bu film tahminimce büyük bir ekiple uzun bir sürede ya da kısa bir ekiple çooook daha uzun bir sürede yapılmış. Çünkü stop motion gibi işler gerçekten çok zordur. Her bir görüntüde saniyede 24 ya da 25 tane fotoğraf karesi görürüz. Normalde kamera kayda girdiinde 1 saniye de 25 fotoğrafı çeker ve bu fotoğraflar birleştikçe videolar oluşmuş yani hareketi yakalamış olur. Ama stop motion da 1 saniyelik süre içindeki hareketi o 25 kareye kendimiz el ile tek tek minik minik hareketlerle yaparız, yani büyük emek varmış. Neyse şimdi anlamsal ve hissettirdikleri kısmına geleyim. Film izlerken bana bazı dürtülerimi ve kendimi anımsattı. Bazı şeyleri biraz depreştirdi. Özellikle bir arkadaşımın bana “bize benziyor” demesi de bunu etkiler sanıyordum ama sadece ondan değil cidden bu denli bir benzerlik bulacağımı düşünmüyordum. Max karmaşık ama bir o kadar da sade birisi. Sanırım sadece doğru kişinin onu görmesini, anlamasını kendine yetiriyor. Max in yaşam tarzı tamamen olmasa da iç dünyası neredeyse tamamen bana benziyor. Konuşurken ya da yazarken birden aklına bambaşka şeylerin gelmesi, kendini frenlemesi, herkesin bunca saçmalığa rağmen normal görünüp kendisinin anormal gözükmesi, kendini suçlaması, her şeyi düzeltmeye çalışması ve bu uğurda yok olması... Bir yandan da hayatına teasdüfi bir şekilde giren Mary e olan hisleri. O Max’e hem iyi geliyor hem kötü. Mary e yazarken, onunla iletişime geçerken tüm olumsuzlukları bir kenara bırakmaya çalışıyor ama Mary’nin farkında olmadan sebep olduğu bazı durumlar Max’i ciddi bir anksiyeteye sokuyor.
Max anlaşılması güç biri gibi dursa da ona fırsat verildiğinde anlaşılabilecek bir karakter. Asıl acısı, asıl derdi ne ise Mary onu göremese de hissedebiliyor. O da Mary nin masumluğunu bozmadan, ona çevresindeki herkesten nazik davranıyor. Mary de Max e onun yanında olduğunu hissettirmek için çok ince davranıyor. Hatta öyle ki Max artık ağlayamıyor diye Mary onun bu hissini yaşaması adına ona gözyaşlarını gönderecek kadar ince birisi. Ama çevresindeki kimse onun bu inceliğini görmüyor ya da hakkını vermiyor. Max ise ağlayamama, göz yaşı dökememesine rağmen -Mary’ e yazdığı zamanlar hariç - o kadar üzgün ki içten içe ölen birisi. Hatta o denli ağır bir enerjisi var ki balığı olan Henryler bir süre sonra sürekli farklı şekillerde intihar ediyorlar.
Filmde beni etkileyen ve çok beğendiğim iki yer var. Birisi balayına Mykonos a gitmeleri. İkincisi ise filmde benim en sevdiğim müzikler arasında ilk sıralarda olan ve bu aylarda sık sık dinlediğim - ve son zamanlarda dinlerken sanırım bana çok daha farklı hissettiren - bir müziğin çalması.
Spoiler***
Onun dışında film boyunca kendimi Max ile bağdaştırıp onun birden gibi görünen -ama birden olmayacağını ve filmin başından beri olacağını düşündüğüm- trajik ama sıradan ve huzurlu ölümü beni bir tık sarstı ve düşündürttü. Sanırım intihar hakkındaki bazı düşüncelerim ya değişti ya da çok kuvvetli bir şekilde geri geliyorlar. Açıkçası hem ne izlediğimi anlamadım ama hissettim, hem bizi izledim, hem de kendimi. Bu güzel film önerisi için çok teşekkür ederim.
Not : Sanırım ben de mektup yazmak isterdim. Hayatımda hep bir mektup arkadaşım olsun isterdim. Zaten bir süredir göndermediğim mektuplar yazıyorum.
Notun notu : İnsan bir şeyleri içinde tuttuğunda çürümeye başlıyor.