Şu günlerde çokça haksızlığa, hadsizliğe ve en önemlisi de saygısızlığa uğruyorum. Biliyorum, çoğumuz bunu zaman zaman yaşıyoruzdur. Ancak bazen insanın çok üstüne gelindiğinde kendini tutamıyor, hatta tutmak istemiyor...

Şu aralar ben de tam böyle bir süreçten geçerken siz değerli okuyucularımızla, böyle zamanlarda neler yaptığıma; az buçuk okuduğum psikoloji ve ruh sağlığı üzerine yazılmış eserlerden edindiğim bilgiler, terapistimin önerileri ve elbette kendi gözlemlerimle oluşturduğum birkaç düşünceyi paylaşmak isterim. Aslında buna tam anlamıyla bir rehber olarak bakmaktansa, dostane bir sohbet olarak yaklaşmanız benim için daha kıymetli.

Başlamadan önce hep söylediğim o sözü hatırlatmak isterim: İnsan, insan içinde insana muhtaç yaşar.

Bazen iş hayatımızda, bazen özel hayatımızda; ailemizle, arkadaşlık ilişkilerimizde, partnerimizle, kısacası sosyal hayatımızın herhangi bir noktasında öyle şeyler yaşarız ki durup, "Ben bunu mu hak ettim?" diye sorgulayabiliriz.

Bu sorunun cevabı aslında çoğu zaman ikiye ayrılır:

"Evet, ben bunu hak ettim; çünkü şöyle davrandım ve bunda benim de payım var."

Ya da:

"Evet, ben bunu hak ettim; çünkü beni böyle görmek istiyor."

Fark ettiyseniz cevapların arasında "hayır" yok. Çünkü insan ilişkilerinde, özellikle de hararetli bir tartışmanın içindeysek; uzun süredir gündemde olan ve ortak noktada buluşamadığımız bir konuda fikirlerimiz manipüle ediliyor, hiçe sayılıyor ya da yeterince empati kurulmadan değerlendiriliyorsa, o tartışmayı ve o iletişimi kendimizi net bir şekilde açıklayarak sonlandıramayacağız.

Kişi bizi nasıl görmek, nasıl anlamak ve kendini neye inandırmak isterse bizi de o şekilde görecek, o şekilde anlayacaktır. Bu noktada bizler de ister istemez kendimizi açıklayamamanın stresi, yanlış anlaşılma kaygısı ve beraberinde gelen haksızlık hissiyle en büyük zararı yine kendimize vereceğiz.

Peki, böyle bir durumda ne yapmak gerekiyor? Gerçekten amaç bir tartışmayı kazanmak mı? Haklı çıkmak mı? Yoksa her ne olursa olsun kendimi açıklayayım da kim nasıl anlarsa anlasın mı?

Sanıyorum ki en sonuncusu en sağlıklı yöntemdir dostlar.

Bırakın kim sizi nasıl görmek istiyorsa öyle görsün, nasıl anlamak istiyorsa öyle anlasın. Zaten bir kişi, kafasında sizinle henüz gerçekleşmemiş bir iletişimden önce sizi belli bir yere sıkıştırdıysa, belli kalıplara koyduysa; bu, o kişinin hem kendisine hem de sosyal çevresine duyduğu saygının eksikliğindendir.

Kendisine saygısı olan bir insan, henüz sizinle iletişime geçmeden hakkınızda kesin kanılara varmaz. Çünkü bilir ki bu, karşısındaki insanı olduğu gibi değil; olmasını istediği gibi görmesine neden olacaktır.

Böyle yaptığında ise aslında en çok kendisi kaybeder.

Neyi mi?

Gerçekliği.

Sahiciliği.

Ve elbette sizi gerçekten tanıma ihtimalini.

Belki iyi bir arkadaşı kaçırır, belki iyi bir iş ortağını, belki de iyi bir partneri... Ancak kaçıracak olan; sanrılarına yenik düşüp kalıplaşmış bir zihinle hareket eden kişi olacaktır. Siz değil.

Bu noktada terapistimin söylediği çok değerli bir cümleye değinmek istiyorum:

Karşıdaki kişiye hiçbir zaman sözlerimizle kendimizi tanıtamayız.

Herkes konuşur ama herkes yaptıklarıyla konuşmaz.

Davranışlarımızı, her ne olursa olsun — örneğin saygısıyla tanınan bir insansak — sırf kendimizi açıklama uğruna öfkeye teslim etmeden kontrol edebildiğimizde, yani değerlerimizi kaybetmeden iletişim kurabildiğimizde; bırakın karşımızdaki kişi hâlâ üzerimize gelsin... Biz çizgimizi bozmadığımız sürece kazanan yine biz olacağız.

Derin bir nefes...

Ardından gelen şu düşünce:

"Ben şu an iletişime geçip kendimi açıklamaya çalışıyorum; ancak o buna kapalı."

Ve ardından uzun bir sessizlik...

Dediğim gibi, insanlar bizi sözlerimizle değil, davranışlarımızla tanır.
Aksi hâlde sadece yoruluruz.
En çok da kendimizi yorarız.
Bırakın insanlar kibire bulansın.
Bırakın kendilerini hep doğru, hep haklı görsünler.
Bırakın, onlardan ötesi yokmuş; onlardan berisi hiç olmamış gibi yaşasınlar.
Siz kendinizden emin olduğunuz sürece bırakın, kibirden ördükleri kefenleriyle kendi sonlarını kendileri hazırlasınlar...