Emeklilik deyince herkesin aklına ilk gelen şey o koca koca planlar oluyor: “Şuraya seyahat edeceğim, şu büyük işe girişeceğim...” Ama işin aslı hiç de öyle değilmiş. Sabah alarm çalmadan uyanıp yıllardır alıştığın o koşturmacanın pat diye, bıçak gibi kesilmesi insanı ilk başta bocalatıyor. Evin duvarları üstüne üstüne gelmeye başlıyor. Benim için de tam olarak böyle oldu. 50 yaşıma basıp emekli olduğumda hayatın durduğunu, kenara çekildiğimi hissettim bir süre.
Sonra anladım ki büyük planlara gerek yokmuş. Mesele günlük düzeni yeniden kurmakta, o çok özlediğimiz ama koşturmacadan vakit bulamadığımız küçük anlara tutunmaktaymış. Hayat yavaşlamıyor aslında, sadece şekil değiştiriyor.
Yapılabilecek birçok şey var. Mesela sabah yürüyüşleri... Mahalledeki parkta turlarken sizin gibi sabah insanı olan birkaç tatlı insanla selamlaşmaya başlarsınız. O selamlar zamanla “Bir çay içelim mi?”ye döner. Bir bakmışsınız, sabah yürüyüşü bahanesiyle kendinize yepyeni bir çevre edinmişsiniz.
Ya da belediyelerin hobi kursları... “Bu saatten sonra ne öğreneceğim?” demeyin. İnsan yeni bir şey öğrenirken hem elleri çalışıyor hem de kafasındaki o gereksiz kalabalık biraz olsun dağılıyor. Belki yıllardır içinizde kalan bir merakınızın peşinden gidersiniz, kim bilir?
Bir de düzenli kahve, çay buluşmaları var. Haftanın bir gününü mutlaka komşuya, dosta, arkadaşa ayırmalı. Çıkıp iki laf etmek, eski günlerden konuşmak, biraz dertleşip biraz gülmek insana gerçekten dünyaları veriyor.
Aktif kalmak demek sadece sürekli hareket etmek ya da spor salonlarına kapanmak değil. Yeni bir insanla iki lafın belini kırmak, farklı bir ortama girip bir fincan kahve içmek, günün içinde ve hayatın tam ortasında kalmaya devam etmek bile insanı yeniliyor.
Emeklilikten sonra hayat bitmiyor, aksine kabuk değiştiriyor. Yeter ki kendimizi eve kapatmayalım, hayatın o güzel ritminden kopmayalım. Ben kendi ritmini bulanlardanım, darısı herkesin başına!