Meslek edinmenin, kendi ayaklarımız üzerinde durmanın ne kadar önemli olduğu bir dönemden geçiyoruz. Sabretmenin, farklı olmanın ve gerçek anlamda üretmenin bugün her zamankinden daha kıymetli olduğunu düşünüyorum. Üstelik bunların insanın yaşama sevincini de artırdığına inanıyorum.
Bu düşünceden yola çıkarak çocuklarımıza ve ailelerimize, önce kendi yeteneklerimize güvenmemiz gerektiğini anlatmak amacıyla bir program başlattım.
Program kapsamında değerli iş insanları ve eğitimcileri konuk ettim. Geçmişlerini, deneyimlerini ve geleceğe dair düşüncelerini paylaştılar. Ben de bu sohbetleri oluşturduğum Instagram hesabında yayınladım.
Türkiye'nin dört bir yanından büyük ilgi gören bu çalışma sayesinde birçok farklı insanla tanıştım, çok sayıda mesaj ve yorum aldım. Ve bütün bu süreçte bazı şeyler özellikle dikkatimi çekti...
Gelen yorumlar ve mesajlar sayesinde meslek liselerine karşı hala ciddi önyargılar olduğunu da gördüm.
Bu konu çok daha derin ama benim dikkatimi çeken başka bir konu daha oldu.
Bazı meslek gruplarında piyasada daha az usta olmasının istendiğini düşünüyorum. Çünkü usta sayısı azaldıkça ustanın değeri ve kazancı artıyor.
Bugün sanayide, evimizde ya da iş yerimizde bir ustaya ihtiyacımız olduğunda saat ücreti üzerinden pazarlık bile yapamıyoruz. Çünkü ustayı bulmak zaten zor. Çoğu zaman randevu sistemiyle sıramızın gelmesini bekliyoruz.
Değerli konuk hocalarımdan biri, kaynakçı olmanın günümüzde ne kadar değerli olduğundan ve piyasada kaynakçı bulunamadığından bahsetti. Hatta "Bir oğlum olsa kaynakçı yapardım" dedi.
Ardından sayfama yüzlerce kaynakçı ustasından mesaj geldi. Ancak mesajların büyük bir kısmı adeta psikolojik bir baskı oluşturacak kadar olumsuzdu.
Elbette her mesleğin zor tarafları var. Ama bugün bazı teknik mesleklerde usta sayısının çok azaldığını ve daha da azalacağını hepimiz biliyoruz.
İş dünyasının içinden biri olarak şunu gerçekten anlamakta zorlanıyorum:
Ustalık, bildiğini kendine saklamak değildir. Ustalık, senden sonra o mesleği devam ettirecek insanları yetiştirmektir.
Bir mesleği kötüleyerek o meslekte değerli olunmaz.
Bugün her anne ve baba çocuğunun konforlu ve güvenli bir mesleğe sahip olmasını istiyor. Bunu çok iyi anlıyorum. Ancak dünya, iş hayatı ve teknoloji değişti.
Çocuklarımızın ayakta kalabilmesi için artık sadece diploma değil; beceri, deneyim, iletişim gücü ve üretme yeteneği de gerekiyor.
Gelelim meslek liselerini kötüleyip Anadolu ve fen liselerini tek seçenek gibi gösterenlere...
ÖSYM'nin paylaştığı verilere göre düz lise mezunu 337 bin 27 adayın yalnızca 102 bin 480'i üniversiteye yerleşebildi. Yani yaklaşık üçte biri. Fen liselerinde de bu oran yüzde 35 civarında.
Birçok öğrenci mezuna kalarak hayallerini bir sonraki yıla erteledi.
Bir öğrenci "Mezuna kaldım çünkü doktor olmak istiyorum" dedi. "Peki sıralaman kaç?" diye sordum. "110 bin" dedi.
Bu yıl 23 bin sıralamayla bile tıp fakültesine yerleşemeyen öğrenciler varken, bu nasıl olacak?
Benzer durum birçok bölüm için de geçerli. Herkes kendisi için en iyisini ister ama gerçekleri de göz ardı edemeyiz.
Çünkü bunun sonucunda evde oturan gençlerimizin sayısı her geçen gün artıyor. Yeni rakamlara göre bu sayı 6,5 milyonu aşmış durumda. Ülkemiz için sürdürülebilir bir tablo değil.
Bunun yükünü ise çoğu zaman daha fazla çalışan anne ve babalar taşıyor.
İşsizlik rakamları da başka bir gerçeği gösteriyor. Şu anda 2 milyon 860 bin kişi iş arıyor. İş arayanların önemli bir bölümünün üniversite mezunu olması da üzerinde düşünmemiz gereken bir konu.
Bütün bunların sonunda Z Kuşağı'na bakıyoruz ve karşımıza; çalışmak istemeyen, sürekli haklarını savunan, daha bir yılını doldurmadan iş değiştiren, hiçbir şeyden memnun olmayan bir gençlik tablosu çıkıyor.
Bir de kuryelik meselesi var. Üniversite mezunu gençlerin de tercih ettiği bu işte aylık kazançlar 150 bin liraya kadar çıkabiliyor.
Burada mesele kuryeler değil. Asıl sorgulamamız gereken, bu sistemi kuran markaların hayatımızı nasıl değiştirdiği.
2025 sonunda Türkiye'de motosiklet sayısı 7,1 milyonu aştı, 2026'da 7,5 milyona ulaştı. Kuryelik sisteminin büyümesiyle birlikte şehirlerde motosiklet trafiği ve gürültüsü de arttı.
Ama bence asıl mesele bundan daha büyük.
Bu sistem sadece alışkanlıklarımızı değil, aile hayatımızı da değiştiriyor.
Eskiden yemek, aileyi aynı sofrada buluşturan bir paylaşımdı. Şimdi herkes istediğini söylüyor, yemek kapıya geliyor. Daha az hareket ediyor, daha fazla ödüyoruz ve aynı sofrada buluşmadan yaşamaya başlıyoruz.
Aileler giderek paylaşımdan uzaklaşıyor, herkes kendi ekranına ve kendi hayatına çekiliyor.
Bize hayatı kolaylaştırdıklarını söylüyorlar. Ama gerçekten hayatımızı mı kolaylaştırıyorlar, yoksa yaşam biçimimizi ve aile ilişkilerimizi mi değiştiriyorlar?
Benim inandığım bir şey var:
Bir çocuk gerçekten istekli ve başarılıysa, doğru yönlendirmeyle kendi yolunu bulabilir. Ailenin sürekli baskı yapmasına gerek yok.
Aileler çocuklarını belirli bir mesleğe zorlamak yerine onlara empatiyi, nezaketi, sorumluluğu, öz bakımı ve iletişimi öğretse, çocukların hayatta çok daha başarılı olacağına inanıyorum.
Çünkü başarı sadece bir okulun ya da diplomanın sonucunda ortaya çıkmıyor.
Ben gelecek kuşaktan çok umutluyum. Hepimiz bir geçiş dönemindeyiz. Yapay zeka geliyor, meslekler dönüşüyor, eğitim anlayışı ve iş dünyası değişiyor.
Ya bu değişimi anlayıp kendimizi ve çocuklarımızı buna hazırlayacağız ya da her şeyden şikayet ederek yaşamaya devam edeceğiz.
Ben şikayet etmek yerine bir şeyler yapmayı seçtim. Çünkü çocuklarımızın geleceğini değiştirmek için önce onların yeteneklerini fark etmemiz, sonra da bu yetenekleri doğru mesleklerle buluşturmamız gerekiyor.
Tam da bu noktada, dün açıklanan Orta Vadeli Program'da mesleki eğitimin ve iş gücünün ihtiyaç duyduğu becerilerin öneminin bir kez daha vurgulanması oldukça dikkat çekici. Çünkü Türkiye'nin önümüzdeki dönemde nitelikli iş gücüne, teknik becerilere ve üretime daha fazla ihtiyacı olacak.
Çünkü geleceğimizi yalnızca diplomalarla kuramayacağız. Gelecek; mesleğini bilen, kendini tanıyan, üreten, iletişim kurabilen ve değişime ayak uydurabilenlerin olacak.