8 Mart yaklaştıkça toplumda garip bir atmosfer oluşuyor. Sanki kadınlar ile erkekler arasında büyük bir savaş varmış gibi bir dil kullanılıyor. Hatta bazen öyle bir noktaya geliniyor ki, neredeyse bütün erkekler kadınların karşısında konumlandırılıyor.
Oysa mesele gerçekten böyle mi?
Bana göre kadınlar olarak eşitliğimizi erkeklere karşı değil, toplumda oluşturulan yanlış algılara karşı savunmalıyız. Kadın her şeyden önce annedir. Kadın bu özelliğinin farkında olsa aslında kimse tarafından yüceltilmeye ihtiyaç duymaz. Çünkü Allah’ın kadına verdiği değer ve önem zaten hiçbir erkekte yoktur. Öncelikle biz kadınların bunun farkına varması gerekir. Bugün ise erkekleri adeta birer canavar gibi gösteren bir dil giderek yaygınlaşıyor. Kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık söylemi sürekli körükleniyor. Bu algının önemli bir kısmı da dış kaynak destekli reklam ajanslarının hazırladığı reklam filmleri ve medya içerikleri aracılığıyla topluma sunuluyor. Böylece toplumda gerçeklikten uzak bir bakış açısı oluşuyor.
Oysa kadına değer vermeyen anlayışın kökeni çoğu zaman tam da dış kaynaklardan geliyor. Son dönemde ortaya çıkan bazı görüntüler ve fotoğraflar, küçük kız çocuklarına nasıl muamele edildiğini ve bunun ne kadar yanlış olduğunu açıkça gösteriyor. Kadına yönelik değersizleştirici bakış açısı aslında çok erken yaşlarda, kız çocuklarına yönelik yaklaşım biçimiyle başlıyor. Böyle bir zihniyet varlığını sürdürürken, aynı çevrelerin kendi medeniyetlerini bize örnek göstermeye çalışması ise ayrıca düşündürücü.
Ben Müslüman bir kadınım. Benim peygamberim Hz. Muhammed (S.A.S.), kadınlara yaklaşımı ve tevazusuyla bizler için en güzel örnektir. Hz. Hatice annemiz başarılı bir ticaret erbabıydı. Hz. Aişe annemiz ise ilmiyle tanınan bir kadındı. Osmanlı döneminde de padişah eşleri çocuklarını ilim ve irfanla yetiştirmeleri ve hayırseverlikleriyle tanınmışlardır. Aynı dönemde zanaatkar kadınlar da kendi mizaçlarına uygun alanlarda üretim yaparak topluma katkıda bulunmuşlardır. Cumhuriyet döneminde ise Mustafa Kemal Atatürk 1930 yılında kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı verdi. Yani biz kadınlar aslında uzun zamandır toplumda değerli bir yere sahibiz.
Son yıllarda da kadınlarla ilgili önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. 6284 sayılı şiddetle mücadele yasası, Türk Ceza Kanunu’nda yapılan değişiklikler, Anayasa’da
pozitif ayrımcılık maddesi, iş hayatında eşitlik düzenlemeleri ve başörtüsü yasağının kaldırılması bu sürecin önemli adımlarıdır. Elbette her toplumda olduğu gibi bizde de sorunlar vardır. Ancak bazı kötü erkeklerin varlığı nedeniyle bütün erkekleri aynı şekilde değerlendirmek doğru değildir. Erkekler birer canavar değildir. Bugün asıl mücadele etmemiz gereken şeylerden biri de oluşturulan yapay güzellik algısıdır. Küçüklüğümüzde Barbie bebeklerle büyüdük; bize bir güzellik standardı öğretildi. Daha sonra büyüdükçe kusursuz olmaya özendirildik.
Bugün ise estetik işlemlerle neredeyse tek tip bir güzellik algısı oluşturuluyor. Dolgu ve botokslarla birbirine benzeyen yüzler ortaya çıkıyor. İşte benim eşitlik çağrım erkeklere değil, bu algıları oluşturanlara yöneliktir. Bir diğer mesele ise kadının her alanda başarılı olmak zorundaymış gibi gösterilmesidir. Günümüzde kadınlara hem işte hem evde mükemmel olma baskısı uygulanıyor. Peki bunun bir kadın için ne kadar zor olduğunu hiç düşündük mü? Kadın mizacı gereği daha naif olabilir; ilgiye, korunmaya ve destek görmeye ihtiyaç duyabilir. Allah kadını bu şekilde yaratmıştır. Bugün bir kadın vinç operatörü gördüğümüzde bunu hemen bir başarı hikayesi olarak görmemeliyiz. Belki de o kadın mecbur kaldığı için bu işi yapmak zorunda kalmıştır. Bir kadın gününün büyük bölümünü ağır ve zorlayıcı işlerde geçirirse zamanla kendi doğasından uzaklaşabilir. Sonrasında da “eril ve dişil enerjiler bozuldu” deniliyor. Oysa bunun ortaya çıkması şaşırtıcı değildir.
Kadın aslında her zaman üretken bir varlıktır. Annelerimiz ve ninelerimiz evlerinde otururken üretmediler mi? Bilakis onlar en üretken nesillerdi. Üstelik bunu kendi
mizaçlarına uygun şekilde yaptılar. Bu nedenle daha mutlu ve kalabalık ailelerde büyüdük.
Bugün ise kadınlara adeta çalışma zorunluluğu varmış gibi bir baskı oluşturuluyor. Bu durum çoğu zaman ne kadınların huzurlu olmasına ne de ailelerin eskisi kadar güçlü kalmasına imkan tanıyor. Günümüzde çocuklar arasında artan akran zorbalığına da sıkça şahit oluyoruz. Belki de bunun sebeplerinden biri, anneleri çalışan ve yeterince sevgi ile ilgi göremeden büyüyen çocukların artmasıdır. Bakıcılarla büyüyen, iyi maddi imkanlara sahip olan çocuklar görüyoruz. Özel okullara
gidiyorlar, güzel kıyafetler giyiyorlar, yılda birkaç kez tatile çıkıyorlar. Ama tüm bu imkanlara rağmen mutsuz çocuklar da görüyoruz. Ben 20 yıldır çalışan bir kadınım. Her zaman üretmeye gayret ettim. Üretmenin verdiği lezzet gerçekten tarif edilemez. Bunu bazen mutfakta bir çorba yaparken hissettim, bazen evimin bakımını yaparken, bazen kızımı büyütürken, bazen de hayal gücümü işime yansıtırken.
İş hayatında zaman zaman eril yönlerimin ağır bastığını da fark ettim. O dönemlerde hayatımın zorlaştığını gördüm. Bugün ise duygusallığımı, ilgiye ve korunmaya ihtiyaç duyduğumu kabul ettim. Ve bu farkındalık beni daha mutlu yaptı. Kadınların hem işte hem evde başarılı olabilmeleri elbette çok kıymetlidir. Ancak bunun
bir zorunluluk haline getirilmesi doğru değildir. Kadınların değeri reklam filmlerinin oluşturduğu yapay algılarla değil, varoluşlarıyla zaten vardır.