Özlem Aydemir yazdı...
Her yıl takvimler 8 Mart’ı gösterdiğinde kamusal alanda benzer bir tablo ortaya çıkar. Kurumların sosyal medya hesapları mor renge bürünür, eşitlik vurgulu mesajlar paylaşılır, kadın emeğini görünür kılmayı amaçlayan etkinlikler düzenlenir. Paneller, konuşmalar, iyi niyetli mesajlar ve sembolik jestler… Bu görünürlük ilk bakışta toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda güçlü bir duyarlılığın varlığına işaret ediyor gibi görünür. Ancak bu yoğun söylemsel üretime rağmen 8 Mart, çoğu zaman kadınların en çok konuşulduğu fakat en az dinlendiği günlerden biri olma çelişkisini de içinde barındırır.
Bu çelişkinin temel nedeni, eşitlik söyleminin sıklıkla sembolik bir düzeyde kalmasıdır. Toplumsal cinsiyet eşitliğinden söz etmek görece kolaydır; ancak bu eşitliği kurumsal yapılara, çalışma kültürüne ve gündelik ilişkilere yerleştirmek çok daha karmaşık ve uzun soluklu bir dönüşüm gerektirir. Bu nedenle 8 Mart’ta dile getirilen güçlü ve etkileyici ifadeler, eğer kurumsal pratiklerle desteklenmiyorsa kısa sürede anlamını yitirebilmektedir.
Bugün pek çok kurum kadınların yanında olduğunu ifade eden mesajlar yayımlamakta, kadın emeğine değer verdiğini ve eşitliği savunduğunu vurgulamaktadır. Oysa kurumsal eşitliğin gerçek göstergesi yalnızca bu söylemler değildir. Bir kurumun toplumsal cinsiyet eşitliğine yaklaşımını anlamak için 8 Mart’ta paylaşılan mesajlara değil, yıl boyunca uygulanan politikalara bakmak gerekir. Terfi süreçleri, ücret politikaları, yönetim kadrolarındaki temsil oranları ve karar alma mekanizmalarındaki katılım düzeyi bu açıdan önemli göstergeler sunar.
Benzer şekilde çalışma ortamlarında söz hakkının nasıl dağıldığı da eşitliğin önemli bir boyutudur. Toplantı masalarında kimin sözünün daha sık kesildiği, kimin önerilerinin daha hızlı sahiplenildiği ya da kimin katkılarının görünmez kılındığı gibi gündelik etkileşimler, kurum kültürünün eşitlik konusundaki gerçek tutumunu ortaya koyar. Çünkü eşitsizlik çoğu zaman büyük ve dramatik olaylarla değil, fark edilmesi zor olan küçük alışkanlıklar ve yerleşmiş davranış kalıpları aracılığıyla yeniden üretilir.
Çalışma yaşamında kadınların deneyimleri çoğu zaman bu görünmez mekanizmalar tarafından şekillendirilir. Bir kadının eleştirel bir görüş dile getirdiğinde “fazla hassas” olarak etiketlenmesi, sınır koyduğunda “zor bir kişi” olarak tanımlanması ya da başarısının istisnai bir durum gibi sunulması bu mekanizmalara örnek olarak gösterilebilir. Aynı davranışın erkekler tarafından sergilendiğinde farklı biçimlerde yorumlanması ise toplumsal cinsiyet temelli algı kalıplarının ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Örneğin aynı kararlı tutum erkek çalışanlar için “liderlik” ya da “kararlılık” olarak yorumlanabilirken, kadın çalışanlar için “sertlik” ya da “uyumsuzluk” şeklinde değerlendirilebilmektedir.
Bu durum yalnızca bireysel önyargıların bir sonucu değildir. Aynı zamanda kurum kültürlerinin, örgütsel normların ve toplumsal beklentilerin bir yansımasıdır. Kurumsal yapılarda yerleşmiş olan bu algı kalıpları çoğu zaman bilinçli bir ayrımcılık niyeti olmadan da eşitsizliklerin sürdürülmesine katkıda bulunur. Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitliği yalnızca bireylerin iyi niyetli tutumlarına bırakılabilecek bir mesele değildir; aynı zamanda kurumsal politikalar ve yapısal düzenlemeler gerektirir.
Tam da bu noktada 8 Mart’ın anlamı yeniden düşünülmelidir. Bu tarih yalnızca sembolik bir kutlama günü olarak ele alındığında, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin yapısal boyutları görünmez hale gelebilir. Oysa tarihsel olarak 8 Mart, kadınların çalışma koşullarına, emeğin görünmezliğine ve toplumsal eşitsizliklere karşı yürüttükleri uzun bir mücadelenin simgesidir. Kadınların eşit ücret talep ettiği, çalışma koşullarının iyileştirilmesini istediği ve kamusal alanda daha görünür olma hakkını savunduğu bir tarihsel arka planın ürünüdür. Bu nedenle 8 Mart’ın anlamı yalnızca kadınları onurlandırmak ya da sembolik jestlerde bulunmak değildir. Aynı zamanda toplumsal ve kurumsal yapıların eşitlik açısından yeniden değerlendirilmesi için bir fırsat sunar. Kurumların eşitlik konusundaki samimiyeti, bir gün boyunca paylaşılan mesajlarla değil; yılın geri kalanında uygulanan politikalarla ölçülür.
Kadınların karar mekanizmalarında daha fazla yer alabildiği, emeklerinin görünmez kılınmadığı ve çalışma koşullarının eşitlik temelinde düzenlendiği bir yapı kurulmadıkça, en iyi hazırlanmış mesajlar dahi sembolik bir vitrin işlevi görmeye devam edecektir. Gerçek eşitlik, söylemlerin ötesine geçerek kurumsal pratiklerde ve gündelik ilişkilerde somut biçimde hissedilebildiğinde anlam kazanır.Bu nedenle 8 Mart, yalnızca hatırlanması gereken bir tarih değil; aynı zamanda toplumsal yapılarla yüzleşmek için bir çağrı olarak görülmelidir. Eşitliğin sözünü etmekten öte, onu gerçekten kurmaya yönelik kolektif bir sorumluluğu hatırlatan bir gündür. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitliği, bir günün gündemi olamayacak kadar derin ve süreklilik gerektiren bir meseledir.