Evlilik, çoğu zaman karşılıklı rıza ve ortak kararlar üzerine kurulu bir birliktelik olarak tanımlanır. “Sen çalış, ben çocuklara bakayım”; “Sen para kazan, ben evi çekip çevireyim.” Bu tür iş bölümleri, tarafların özgür iradeleriyle verdikleri kararlar olarak sunulur ve genellikle “adil” kabul edilir. Ne var ki bu adalet, yalnızca evlilik sürerken geçerlidir. Evlilik sona erdiğinde ise bu kararların yarattığı yapısal eşitsizlikler görünür hâle gelir. Türkiye İstatistik Kurumu verileri, kadınların işgücüne katılım oranlarının hâlâ erkeklerin oldukça gerisinde olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle evlilik ve çocuk sahibi olma sonrasında kadınların istihdamdan çekilme oranı belirgin biçimde artmaktadır. Bu durum çoğu zaman “aile içi ortak karar”, “çocukların yararı” ya da “geçici bir ara” söylemleriyle meşrulaştırılır. Ancak tercihler bireysel değil; yapısal ve toplumsal olarak şekillenen kararlardır.

Ev içi emek, çocuk bakımı ve bakım yükümlülükleri; ekonomik değeri yüksek olmasına rağmen piyasada karşılığı olmayan, sosyal güvence üretmeyen ve bireyi iş yaşamından koparan bir emek biçimidir. Evlilik içinde kurulan geleneksel iş bölümü —erkeğin ücretli emekte, kadının ev içi emekte konumlanması— ilk bakışta rızaya dayalı ve işlevsel görünebilir. Oysa bu düzen, uzun vadede kadınlar açısından ciddi bir ekonomik kırılganlık üretir. Ücretli emekten uzak kalan kadın; mesleki becerilerini güncelleyemez, iş piyasasındaki ağlardan kopar, sosyal güvence ve emeklilik hakkı biriktiremez. Buna karşılık erkek, yalnızca gelir değil; statü, sosyal sermaye ve iş güvencesi de kazanır.

Bu eşitsizlik, evlilik sürdüğü sürece büyük ölçüde görünmezdir. Ancak boşanma ihtimali ortaya çıktığında ya da evlilik sona erdiğinde tüm ağırlığıyla hissedilir. Uzun yıllar ev içi emekle yaşamını sürdüren bir kadın, boşanma sonrasında hayatına neredeyse sıfırdan başlamak zorunda kalır. Üstelik bunu çoğu zaman ileri yaşlarda, dezavantajlı bir iş piyasasında ve sınırlı sosyal destekle yapmak durumundadır.

Bu noktada kritik soru şudur: Evlilik içerisinde verilen “eşit” bir karar, boşanma ihtimali ortaya çıktığında hâlâ eşit midir?

On, ya da yirmi yıl süren bir evliliğin ardından boşanma kararı alındığında taraflar aynı noktadan başlamaz. Bir taraf kariyerini büyütmüş, sosyal çevresini genişletmiş, iş piyasasında yer edinmiş durumdayken; diğer taraf hayatına neredeyse sıfırdan başlamak zorunda kalır. Yaş ilerlemiş, iş gücü piyasasına giriş zorlaşmış, ekonomik kırılganlık artmıştır. Bu durum yalnızca ekonomik bir eşitsizlik değil; aynı zamanda psikolojik ve ilişkisel bir güç dengesizliği yaratır.

Bu güç dengesizliği, evliliğin dinamiklerini de doğrudan etkiler. Ekonomik olarak bağımlı olan taraf, memnuniyetsizlik yaşasa dahi evliliği sonlandırmakta zorlanır. Ayrılığın maliyeti onun için çok daha yüksektir. Buna karşılık ekonomik olarak güçlü olan taraf, bu gerçeğin farkındaysa evlilik içinde daha rahat hareket edebilir; sınır ihlalleri, duygusal ihmaller ya da ilişkisel sorumluluklardan kaçınma ihtimali artabilir. Çünkü ayrılık onun için “daha az risklidir”. Tam da bu nedenle, finansal bağımlılığı romantize etmek tehlikelidir. “Sevgi varsa yeter”, “Biz birbirimize güveniriz” söylemleri, yapısal eşitsizlikleri görünmez kılar. Oysa sağlıklı bir evlilik, taraflardan birinin diğeri pahasına güçlenmesi üzerine değil; her iki tarafın da bireysel olarak var olabildiği bir zeminde kurulabilir.

Gerçek destek, eşlerden birinin diğerine bağımlı hâle gelmesini sağlamak değildir. Gerçek destek; eşin eğitim almak istemesi hâlinde bunu mümkün kılmak, kariyer hedefleri için alan açmak, üretmek istediği sanata, kurmak istediği işe, inşa etmek istediği hayata destek olmaktır. Çocuk bakımının ve ev içi sorumlulukların bu süreci engellememesi için yükün adil biçimde paylaşılmasıdır.