Cihan Yıldırım yazdı...

Valla ne yalan söyleyeyim ilk gördüğüm anda Kazım Kurt, Yılmaz Büyükerşen’e ‘özenmiş’ dedim! Yılmaz Hoca’nın hayat hikayesini anlatan ve birkaç kez okuduğum Yılmaz Büyükerşen: Zamanı Durduran Saat kitabını düşünerek… Böyle bir önyargı ile aldım kitabı İnsancıl’dan…
Gazeteci Arif Anbar’ın nehir söyleşisi tarzındaki kitabı… Söz konusu eser, Cumhuriyet Kitap’tan çıktı… Ve ilk fırsatta okumaya başladım. Eskişehir’de politika denince akla Kazım Kurt geliyor… Mesleğim gereği de dikkatle okudum…
Sayfalar ilerledikçe ‘kitap iyi ki yazılmış’ dedim… Hatta ‘Keşke Ahmet Ataç için de yazılsa’ dedim. Bu tür insan hikayeleri daha geniş kesimlerce bilinmeli. Ve böylesi ilham verici hikayelere sahip insanlar giderek azalıyor.
Kitabın ortalarına geldim… 12 Eylül oldu, Kurt avukatlık ofisini açtı…
Şu ana kadar okuduğum bölümden aklımda kalanlar şöyle…
Öğretmen çok önemli… Evet, bu kitabın belki size ilginç gelebilir ama bana öğrettiği ilk şey; Öğretmen çok önemli… Hele hele ilkokul ve ortaokul yıllarında… Öğretmenin, bir çocuğun gelişimine katkısı… Anbar’ın kitabı bu yönüyle bir iyi öğretmen hikayesidir… Kurt’un hikayesi de doğal olarak öğretmen hikayesidir…
Bu kitabı öğretmenlerin mutlaka okumasını isterim… Yıllar içinde öğretmenin değişen rolü, konumu… Öğretmene çocuğu yetiştirmesi için alan bırakmadık! Bu başka bir yazının konusu olsun, kitaba dönelim…
Köy yaşamı… Zorlukların insanı geliştirmesi… Klasik bir hikaye ama kuşkusuz etkileyici… Çocuklarının mutfaktan kendi başına su bile almasına yardım eden biz anne babalara mesajı var bu kitabın…
Kurt’un babası Adalet Partili… Ve esaslı bir partili… Ve iyi bir hatip… Kurt için ‘iknatör’ deriz… Konuştuğu zaman muhatabını ikna eden bir hitabeti, tarzı var. Sanırım babasından geçmiş…
Aile ilişkileri… Ablasının Kurt’un şehirde okuması için evini açması… Böyle şeyler maalesef geçmişte kaldı… Bu yönüyle tatlı bir hikaye sunuyor bize bu eser…
Kurt, ortaokul için 1960’lı yıllarda İstanbul’da… Rahmetli Orhan Oğuz’un sayesinde… Haydarpaşa’da, Mahir Çayan’ın masasında oturdu… Burada da öğretmenin rolü çok büyük…
Kurt’un sanat ve sporcu yönünün bu kadar kuvvetli olduğunu bilmiyordum. Birkaç şey duymuştum ama bu kadarını beklemiyordum. Köyde de olsa bu işleri bırakmamış. Aziz Nesin’in oyununu sahneye koymuşlar… Oyunun davetiyesini Aziz Nesin’e yıllar sonra vermiş!
Kurt’un ‘devrimci’ yönünü görüyoruz… 12 Eylül sonrası solcu gençlerin davasına bakması, bakabilmesi… Ücret almaması da elbette önemli ama daha önemlisi bu davalara bakmaya cesaret etmesi! Sıkıyönetim devam ederken gençleri ve aileleri yalnız bırakmamış…
Kurt’un ofisini açma süreci de güzel bir yardımlaşma hikayesi… Günümüzde avukat olanların kendi başlarına ofis açması zor diyoruz… Öğreniyoruz ki geçmişte de zormuş… Kurt, tırnaklarıyla kazıya kazıya inşa etmiş kariyerini…
Kurt, genelde sakin ve makul bir kişi… Hayatı boyunca çılgınca işlere girişmemiş… 12 Eylül’ün yakıcı ortamında bile… Ama ofis açarken biraz çıldırmış gibi… Avukatlık ofisini şehrin en iyi avukatlarının bulunduğu işhanına açmış!
Politika düşünenler mutlaka okumalı…
Gazeteciler zaten okumalı…
Anne babalar okumalı…
Kitabın arka planında tıpkı Orhan Pamuk romanlarında olduğu gibi bir şehir, bir ülke anlatısı var… Köyler, ilişkiler, aile, değerler, Cumhuriyet…
Bu şehir ve ülke üzerine bir şeyler söyleyecek olanlar okumalı…
Kitabın yarısına geldim…
Bir Halk Adamının Yolculuğu devam ediyor…
Aslında kitabı bitirince yazacaktım ama tek yazıda derdimi anlatamam diye iki üç yazı yazmaya karar verdim. Biraz da heyecanla ilk izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istedim.
Devam edeceğiz…