Bazı şeyleri anlatmak için çok konuşmaya gerek yok.

Bazen bir dosya açılır, isimler değişir, adresler değişir, taraflar değişir…

Ama insanın aklında aynı soru kalır:

Biz ne zaman bu hale geldik?

Siyasetçi konuşuyor.

Sanatçı konuşuyor.

Cemaat konuşuyor.

Dernek konuşuyor.

Vakıf konuşuyor.

Herkes memleket için bir şeyler söylüyor.

Ama memleketin kendisi susuyor.

Çünkü bu millet artık söze değil, sonuca bakıyor.

Kim ne dedi?

Kim kimin yanında?

Kim kimin adamı?

Kim hangi tarafta?

Bunlardan önce sorulması gereken tek bir soru var:

Doğru olan ne?


Bizim memlekette tuhaf bir alışkanlık oluştu.

Bizden olanın yanlışına mazeret buluyoruz.

Ötekinden olanın doğrusuna bile şüpheyle bakıyoruz.

Kendi adamımız yapınca “bir bildiği vardır” diyoruz.

Başkasının adamı yapınca “kesin altında bir şey vardır” diyoruz.

Sonra da adına adalet diyoruz.

Değil.

Bu adalet değil, tarafgirliktir.

Adalet dediğin şey, sevdiğine de sevmediğine de aynı teraziyi kurabilmektir.

Çünkü terazinin bir kefesine vicdanı, diğer kefesine tarafı koyarsanız…

O teraziden adalet çıkmaz.

Solcusu kızıyor sağcısına.

Sağcısı kızıyor solcusuna.

Biri diğerinin adam kayırdığını söylüyor.

Öteki berikinin yolsuzluğunu anlatıyor.

İyi de…

Kardeşim, senin adamın yapınca ne oluyor?

Günahın da mı siyasi görüşü var?

Kul hakkı oy pusulasına göre mi dağıtılıyor?

Liyakat parti kartıyla mı ölçülüyor?

Ahlak, makama göre şekil mi değiştiriyor?

Değiştiriyorsa bizim problemimiz siyaset değil.

Bizim problemimiz insan.

Yıllarca halka “kalkın” dediler.

Kalktık.

“Çalışın” dediler.

Çalıştık.

“Davanızın peşinden gidin” dediler.

Gittik.

“Üye olun” dediler.

Olduk.

“Oy verin” dediler.

Verdik.

“Gecenizi gündüzünüze katın” dediler.

Kattık.

Sonra bir baktık…

Bazıları koltuğunu bulmuş.

Bazıları makamını.

Bazıları çevresini.

Bazıları imkanını.

Bazıları da kendisine “hak” diye bir hayat kurmuş.

Herkes yerini bulmuş da, halk yine ayakta kalmış.

İnsanın zoruna giden de tam olarak bu.


Makamların büyüttüğü insanlar gördük.

Makamdan indiklerinde küçülenleri de.

Dün kimsenin yüzüne bakmadığı insanların bugün etrafında kalabalıklar oluştuğunu gördük.

Dün kapısını çalmayanların bugün telefonunu susmaz hale getirdiğini de.

Ne garip memleket…

Bazılarının itibarı karakterinden değil, makamından geliyor.

Makam gidince itibar da gidiyorsa…

Orada itibar yoktur.

Koltuk vardır.

Ben artık kimsenin kimliğine bakarak savunulmasını istemiyorum.

“Bizim adam” diye yanlışın üstü örtülmesin.

“Bizden değil” diye doğrunun üstü çizilmesin.

Çünkü memleket dediğimiz şey, bizim adamlarımızdan ibaret değil.

Memleket, hepimizin emaneti.

Ve emanetin sahibi halktır.

Halkın parasıyla, halkın oyuyla, halkın duasıyla bir yere gelen herkes şunu bilmeli:

O makam senin mülkün değildir.

Bugün oradasın.

Yarın başka biri orada olacak.

Ama senin orada ne yaptığın…

Arkandan konuşulacak.


Benim derdim bir isimle değil.

Bir partiyle hiç değil.

Bir kesimle zaten değil.

Benim derdim şu anlayışla:

“Benim adamım yaparsa susarım.”

İşte bu cümle memleketin en büyük hastalıklarından biridir.

Çünkü yanlış yapan kadar, yanlışı bile bile savunan da düzeni büyütür.

Bugün başkasının yanlışına alkış tutan, yarın kendi kapısına gelen adaletten şikayet etmesin.

Çünkü adalet bir gün herkese lazım olur.


Belki artık birbirimize “Sen hangi taraftasın?” diye sormayı bırakmalıyız.

Şunu sormalıyız:

“Sen doğrunun neresindesin?”

Çünkü taraf değişebilir.

Makam değişebilir.

Parti değişebilir.

İsim değişebilir.

Ama doğru değişmemeli.

Ve devletin büyüklüğü de tam burada başlar:

Kimse devletten büyük değildir.

Ne siyasetçi.

Ne sanatçı.

Ne cemaat.

Ne vakıf.

Ne zengin.

Ne güçlü.

Hiç kimse.

Çünkü devlet şahısların değil, milletindir.

Bugün yaşadığımız bütün bu tartışmaların içinden belki de bir hayır çıkmalı.

Herkes kendine bir soru sormalı:

“Benim tarafım mı önemli, hakikat mi?”

Cevap hakikat değilse…

Ne kadar güzel konuşursak konuşalım, ne kadar büyük davalar anlatsak anlatalım, ne kadar yüksek makamlara çıksak çıkalım…

Eksik kalırız.

Çünkü memleketi koltuklar büyütmez.

Koltukta oturanın ahlakı büyütür.

Ve günün sonunda…

Makamlar susar.

Kürsüler boşalır.

Alkışlar diner.

Kalabalıklar dağılır.

Geride yalnızca insanın yaptığı kalır.

İşte o zaman anlarsın:

Herkes bir yerlere çıkmış olabilir.

Ama herkes yükselememiştir.

Bazıları sadece makam sahibi olmuştur.

Bazıları ise insan kalmıştır.

Ve inanıyorum ki bu memlekete en çok, makam sahibi olanlardan değil…

İnsan kalabilenlerden lazım.