Aziz Mahmud Hüdâyi Vakfı’nın toplumsal çürümeye karşı yaptığı açıklama, bazılarını rahatsız etti.
Oysa açıklamada kimseye peşin hüküm yoktu. Kimseye verilmiş bir mahkumiyet kararı yoktu. Yanlışların görülmesi, hataların düzeltilmesi ve toplumsal bir muhasebe yapılması çağrısı vardı.
Peki, ne oldu da bu çağrı bile tartışma konusu haline geldi?
Yoksa biz, doğruların yalnızca işimize geldiğinde söylenmesini mi istiyoruz?
Devletin, milletin, memleketin hayrına yapılan işleri alkışlamak elbette kıymetlidir. Dün doğruya destek verenler, bugün yanlışa itiraz etti diye mi kıymetinden bir şey kaybeder?
Bir kurum, doğru yapılanı desteklediğinde makbul; yanlış yapılana dikkat çektiğinde makbul olmaktan çıkıyorsa burada açıklamadan önce bizim ölçülerimizi konuşmamız gerekir.
Biz ne ara doğruyu değil, söyleyeni savunmaya başladık?
Bir yanlışın üzerini örtmek, onu ortadan kaldırmaz. Yanlışı yapanı savunmak, yapılanı doğruya dönüştürmez. Eleştireni susturmak da ortadaki problemi çözmez.
Sadece konuşulmasını geciktirir.
Üstelik mesele, kimin hangi siyasi mahalleye yakın olduğu meselesi değildir. Mesele, hakikatin hatırını mı yoksa tarafımızın hatırını mı öncelediğimizdir.
Bizim mahallemizden birisi yanlış yaptığında susacaksak, öteki mahalleye hangi ahlakla söz söyleyeceğiz?
Başkalarının kusurlarını sayıp kendi kusurlarımızı görmezden geleceğiz de buna mı "dava" diyeceğiz?
Haksızlığa karşı çıkarken failin kimliğine bakmayacağız. Adaleti savunurken adres sormayacağız. Yanlışın üzerini, yapanın hatırına örtmeyeceğiz.
Çünkü adalet, dostumuza gösterdiğimiz ayrıcalığın adı değildir. Ahlak da yalnızca karşı mahalleye yönelttiğimiz eleştirilerden ibaret değildir.
Bir de şu var…
Bugüne kadar devleti için, milleti için, memleketi için doğru olan ne varsa desteklemiş; yapılan güzel işlere alkış tutmuş bir sivil toplum kuruluşunun, bugün bir meselede uyarıda bulunmasını neden yadırgıyoruz?
İnsan hiç mi yanılmaz?
Kurumlar hiç mi hata yapmaz?
Yapılan her işi savunmak mı sadakattir, yoksa yanlışın düzeltilmesini istemek mi?
Sadakat, yanlışa ortak olmak değildir. Susmak da her zaman vefa değildir.
Bazen en büyük vefasızlık, yanlış büyürken susmaktır. Bazen en ağır zarar, dost bildiğin insanı hatasından dolayı uyarmamaktır.
Devletin bekasını, milletin birliğini, toplumun ahlakını önemsiyorsak bunları yalnızca güzel günlerde hatırlamayacağız. Bir sorun gördüğümüzde de konuşacağız. Bir yanlışla karşılaştığımızda da uyaracağız.
Elbette kimseyi peşinen suçlamayacağız. İddiaları hükme dönüştürmeyeceğiz. Her eleştiriyi mutlak hakikat saymayacağız. Ama eleştiri var diye de hakikatten kaçmayacağız.
Mesele budur.
Bir açıklamayı yapanın kimliğine bakıp hüküm vermek kolaydır. Söylenenin haklı taraflarını tartmak ise biraz cesaret, biraz vicdan, biraz da muhasebe ister.
Şimdi soralım:
Doğruyu yalnızca bizimkiler diye tabir ettiğimiz kitle söylediğinde mi doğru kabul edeceğiz?
Yanlışı yalnızca başkaları diye tabir ettiğimiz kitle yaptığında mı yanlış sayacağız?
Yoksa hakikati, siyasi aidiyetimizin önüne koyabilecek miyiz?
Çünkü bir davayı ayakta tutan, mensuplarının hiç hata yapmaması değildir. Hata yapıldığında o hatayı görebilmesi, kabul edebilmesi ve düzeltebilmesidir.
Kusuru konuşanı düşman ilan ederek hiçbir mesele çözülmez. Her itirazı ihanet sayarak hiçbir yapı güçlenmez. Her eleştiriyi bir cephe saldırısı gibi görerek de ahlaki üstünlük kurulmaz.
Hakikat, bizim tarafımızda olduğunda alkışlayıp karşımızda göründüğünde susturacağımız bir şey değildir.
Bugün konuşmayacaksak ne zaman konuşacağız?
Yanlış büyüdükten sonra mı? Zarar telafi edilemez hale geldikten sonra mı? Herkes susmuş, herkes alışmış, herkes kabullenmiş olduktan sonra mı?
Doğruyu söylemek için bütün kapıların kapanmasını mı bekleyeceğiz?
Doğruyu mezarda mı söyleyeceğiz?
Memleketi sevmek, her şeyi kusursuz göstermek değildir. Memleketi sevmek, yanlışların düzelmesini isteyecek kadar sorumluluk sahibi olmaktır.
Bizim derdimiz birilerini üzmek, birilerini yıpratmak, birilerine siyasi hesap kesmek değil; doğru neyse onun yanında durabilmektir.
Dün doğruya destek verdik diye bugün yanlışa susmayacağız.
Yarın da doğruyu kim söylerse söylesin dinleyecek, yanlışı kim yaparsa yapsın yanlış diyeceğiz.
Çünkü bizim ölçümüz şahıslar değil, ilkelerdir. Bizim ölçümüz taraflar değil, adalettir.
Doğru kimden gelirse gelsin doğrudur. Yanlış kimden gelirse gelsin yanlıştır.