GOOD WILL HUNTING: İNSAN BAZEN KENDİ HAYATINA GEÇ KALIR
Zehra Bilici | Sinema Köşesi
Bazı insanlar dünyayı anlamakta hiç zorlanmaz. İnsanları okur, hayatı çözümler, söylenenlerin arkasındaki gerçeği görürler. Ama konu kendi hayatlarına geldiğinde, bildikleri hiçbir şey onlara yol göstermez.
Gus Van Sant’ın 1997 yapımı Good Will Hunting filmini düşündüğümde aklımda matematik problemleri, akademik başarı ya da bir dehanın keşfedilmesi kalmıyor. Daha çok, kendisine sunulan hayatı yaşamaya cesaret edemeyen bir adamın hikayesi kalıyor. Matt Damon’ın canlandırdığı Will Hunting, olağanüstü bir zekaya sahip. MIT’de temizlik görevlisi olarak çalışırken karşılaştığı matematik problemlerini çözüyor; profesörlerin yıllarca üzerinde uğraştığı sorulara kolayca cevap buluyor. Fakat bu kadar kolay çözdüğü problemlerin aksine, kendi hayatının önünde durup kalıyor. Will’in hikayesinde beni asıl düşündüren şey şu: İnsan, kendisine sunulan imkanları değerlendirebilecek kadar yetenekli olduğu halde neden kendi önüne engeller koyar? Belki de çünkü yetenek, cesaretle aynı şey değildir. Bir şeyleri başarabileceğini bilmekle o başarıya doğru yürümek arasında, insanın bütün geçmişi durabilir. Will için de öyle. Çocukluğunda yaşadığı travmalar, insanlara duyduğu güvensizlik ve terk edilme korkusu, onun dünyayla arasına ördüğü duvarların tuğlalarını oluşturuyor. İnsanları zekasıyla alt ediyor, alaycılığıyla kendisine yaklaşmalarını engelliyor. Bir başkasının onu incitmesine fırsat vermemek için, daha baştan bütün kapıları kapatıyor. Dışarıdan bakıldığında kendinden emin, hatta kibirli görünüyor. Oysa bazen en sert görünen insanların içinde, kimsenin görmesini istemedikleri bir kırılganlık saklıdır. Ve insan, kendisini korumak için geliştirdiği savunmaların bir gün kendi hapishanesine dönüşebileceğini fark etmeyebilir.
Filmde beni en çok etkileyen meselelerden biri, Will’in hayatını değiştirebilecek fırsatları sürekli kendisinden uzaklaştırması. Çünkü yeni bir başlangıç yalnızca güzel ihtimaller taşımaz; bilinmezlik, sorumluluk ve kaybetme ihtimalini de beraberinde getirir. Bazen insan, mutsuz olduğu bir hayatı sürdürür çünkü o mutsuzluğun sınırlarını bilir. Yeni bir hayatın ne getireceğini ise bilemez. Tanıdık acılar, bilinmeyen mutluluklardan daha güvenli görünebilir. Will’in yaşadığı tam olarak bu mu, diye düşünüyorum. Belki de onun için başarısızlık, başına gelebilecek en kötü şey değildir. Asıl mesele, başarılı olduğunda bütün bahanelerin ortadan kalkmasıdır. O zaman geçmişinin arkasına saklanmak yerine kendi seçimleriyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Bu düşünce, filmi yalnızca bir genç adamın hikayesi olmaktan çıkarıyor. Çünkü hepimizin hayatında ertelediği bir şeyler var. Başlamaya cesaret edemediğimiz bir iş, söyleyemediğimiz bir söz, bitirmeye kıyamadığımız bir ilişki ya da artık bize iyi gelmediğini bildiğimiz halde içinde kaldığımız bir düzen… Bazen kendimize zaman tanıdığımızı söyleriz. Oysa belki de yalnızca karar vermenin sorumluluğunu erteliyoruzdur. Elbette herkesin koşulları farklı. Her insanın önündeki engelleri yalnızca iradesiyle aşması mümkün değil. Ancak Will’in hikayesi, şartlarımızın yanı sıra korkularımızın da kararlarımız üzerinde ne kadar etkili olabileceğini gösteriyor. İnsan bazen hayatın kendisini durdurduğunu düşünür. Sonra dönüp baktığında, bazı kapıların önünde kendi eliyle beklediğini fark eder.
Robin Williams’ın canlandırdığı terapist Sean Maguire, Will’in hayatına yalnızca mesleğini yapmak için giren bir karakter değil. O, Will’in zekasıyla saklayabildiği ama duygularıyla gizleyemediği tarafına ulaşmaya çalışan biri. Sean’ın Will’den farkı, onun ne kadar bildiğiyle ilgilenmemesi. Will’in kendisini kanıtlama çabasına kapılmıyor; onunla yarışmıyor, onu yenmeye çalışmıyor. Bunun yerine, Will’in bütün o keskin cümlelerinin arkasında ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Filmin en güçlü sahnelerinden biri, Sean’ın Will’e tekrar tekrar ‘’Bu senin suçun değil’’ dediği sahne. İlk bakışta basit görünen bu cümle, Will’in içinde yıllardır dokunulmamış bir yere ulaşıyor. Bazen bir insanın ihtiyacı olan şey, kendisine yeni bir hayatın nasıl kurulacağını anlatan uzun tavsiyeler değildir. Belki de ilk kez, yaşadığı acının kendi değersizliğinin kanıtı olmadığını duymaya ihtiyacı vardır. Robin Williams bu sahnede büyük bir oyunculuk gösterisi yapmıyor; aksine, gösterişten uzak durarak duygunun kendisine alan açıyor. Will’in direncinin yavaş yavaş çözülmesini izlerken insan şunu anlıyor: Bazı duygular, mantıklı açıklamalarla değil, güven duyduğumuz birinin yanında kendimizi savunmak zorunda kalmadığımızda ortaya çıkıyor. Bence Sean’ın Will’e sunduğu en önemli şey cevaplar değil, bir ihtimal. Kendisiyle dürüstçe yüzleşebileceği ve geçmişinin bütün hayatını tanımlamak zorunda olmadığını görebileceği bir ihtimal.
Will’in Skylar’la ilişkisi, filmin başka bir yarasına dokunuyor. Birine yakın olmak istiyor ama yakınlığın getirdiği açıklıktan korkuyor. Çünkü sevmek, bir başkasına bizi incitebileceği bir alan açmak demek. İlişkinin geleceği ciddileştikçe Will’in kaçma isteği de belirginleşiyor. Skylar’ın onu gerçekten tanımasını, geçmişini ve kırılganlıklarını görmesini göze almakta zorlanıyor. Bir noktada, kendisini olduğu gibi kabul etme ihtimaline bile inanamıyor. Burada kendime şu soruyu soruyorum: Bir insan, sevilmeyi hak ettiğine inanmadığında, karşısındaki insanın sevgisini nasıl kabul edebilir? Bazen kendimizi korumak adına karşımızdakini uzaklaştırırız. Bazen de bir ilişkinin geleceğini, daha başlamadan kendi korkularımızla belirleriz. Sonra bunun neden böyle olduğunu anlamaya çalışırız. Fakat filmin bana hatırlattığı önemli bir ayrım var: Geçmişimiz davranışlarımızı açıklayabilir, ama her davranışımızı haklı çıkarmaz. İyileşmek, yaşadıklarımızı inkar etmek değil; onların bugünkü seçimlerimizi yönetmesine daha az izin vermeyi öğrenmektir. Üstelik sevgi tek başına her şeyi çözmez. Birinin bizi sevmesi, bizim de değişmeye hazır olduğumuz anlamına gelmez. İlişki kurmak, yalnızca bir başkasını hayatımıza almak değil, onun karşısında kendimiz olabilmeyi de göze almaktır.
Filmin benim için en anlamlı taraflarından biri de dostluk. Ben Affleck’in canlandırdığı Chuckie, Will’in yeteneğini görürken onun bu yeteneği kullanmadan hayatını tüketmesine tahammül edemiyor. Chuckie’nin arkadaşına ilişkin düşüncesi çok çarpıcı: Bir gün kapısını çaldığında Will’in artık orada olmamasını istiyor. Çünkü onun için gerçek dostluk, arkadaşının her gün yanında bulunması değil; hayatını kurmak için o mahalleden, o alışkanlıklardan ve o sınırlardan çıkabilmesi. Bu sahnede insan, sevmenin her zaman yanında tutmak anlamına gelmediğini görüyor. Bazen birinin senden daha ileriye gitmesini istersin. Seninle aynı yerde kalmasını değil, kendi hayatını kurmasını beklersin. Filmin bu düşüncesi bende, hayatımızdaki bazı ayrılıkların anlamını da sorgulatıyor. Her gidiş bir kayıp değildir. Bazen insan bir yerden, bir alışkanlıktan ya da bir ilişkiden uzaklaşırken kendisine yaklaşır. Elbette gitmek her zaman kolay değildir. Alışkanlıklar, anılar, emek ve umut insanı bulunduğu yerde tutabilir. Fakat bir şeyin geçmişte anlamlı olması, bugün de bizim için doğru olduğu anlamına gelmez. Will’in önünde yeni bir hayat ihtimali vardır. O ihtimale yönelip yönelmeyeceğine kimse onun yerine karar veremez. Çünkü bir insanın hayatını değiştirecek en önemli kararlar, başkalarının beklentileriyle değil, kendi seçimleriyle anlam kazanır.
Good Will Hunting bana göre, bir dahinin dünyaya kendisini kanıtlama hikayesi değil. Kendisine bir hayat kurma ihtimali verilen bir insanın, o ihtimali kabul etmeyi öğrenme hikayesi. Filmi özel kılan da bu. Will’in matematikteki başarısı etkileyici; ama beni asıl ilgilendiren, bir insanın kendi hayatını yalnızca geçmişte yaşadıklarından ibaret görmeyi bırakmasının ne kadar zor olduğudur. İnsan bazen yıllarını kendisini korumaya çalışarak geçirir. Kimseye güvenmez, risk almaz, değişmek için uygun zamanı bekler. Sonra bir gün, korunmak için kurduğu duvarların kendisini hayattan da uzak tuttuğunu fark eder. Belki de hayatın en zor tarafı, ne istediğimizi bilmemek değil; istediğimiz şeyin sorumluluğunu üstlenmektir.
Will’in hikayesi bittiğinde aklımda kalan, ne bir matematik problemi ne de başarıya ulaşmış bir dehanın görüntüsü. Aklımda kalan, insanın kendi hayatına ne zaman gerçekten başlayabileceği sorusu. Bunun için kusursuz olmamız mı gerekir? Geçmişimizle bütün hesaplarımızı kapatmamız mı? Korkularımızın tamamen ortadan kalkmasını mı beklemeliyiz? Sanırım hayır. Belki de bazen yalnızca kendimize, başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğine inanmak için küçük bir şans vermemiz gerekir. Çünkü insanın en büyük kaybı, başarısız olduğu hayat değildir. Hiç yaşayamadığı ihtimallerin bir gün geride kalmış olmasıdır. Ve belki de asıl mesele, ne kadar zeki olduğumuz, ne kadar başarılı olduğumuz ya da başkalarının gözünde ne ifade ettiğimiz değil; bir gün kendi hayatımıza gerçekten sahip çıkacak cesareti bulup bulamadığımızdır.