Zehra Bilici yazdı...
Bazı filmler bize evrenin ne kadar büyük olduğunu anlatır. Bazılarıysa o sonsuzluğun içinde bir insanı sevmenin ne kadar büyük bir şey olduğunu hatırlatır. Denis Villeneuve’ün 2016 yapımı Arrival filmini izlerken insanın aklına yalnızca uzaylılar, bilinmeyen bir dil ya da dünya dışı yaşam gelmiyor. Bir süre sonra bütün bunlar geri planda kalıyor ve kendimizi çok daha kişisel bir sorunun karşısında buluyoruz: Ya geleceği görebilseydik? Başımıza gelecekleri, kaybedeceklerimizi, bir gün veda etmek zorunda kalacağımız insanları önceden bilseydik, yine de aynı hayatı seçer miydik?
Film, dünyanın farklı noktalarına gizemli uzay araçlarının gelmesiyle başlıyor. İnsanlık, karşısındaki varlıkların ne istediğini anlamaya çalışırken dilbilimci Louise Banks bu bilinmeyenle iletişim kurmak için görevlendiriliyor. İlk bakışta mesele, insanlığın karşılaştığı büyük bir tehdidi çözmek gibi görünüyor. Ancak hikaye ilerledikçe sorular değişiyor. Artık yalnızca uzaylıların ne söylediğini değil, bizim dünyayı nasıl anladığımızı da sorguluyoruz. Çünkü bazen bir şeyi anlamak için onun dilini öğrenmek yetmez. Dünyaya bakışımızı da değiştirmemiz gerekir. Filmin en etkileyici taraflarından biri, dili yalnızca iletişim kurmanın bir aracı olarak görmemesi. Louise’in öğrendiği dil, onun zamanı algılama biçimini de değiştiriyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki sınırlar bildiğimiz anlamını kaybetmeye başlıyor. Böylece bilimkurgu, insan zihninin ve duygularının sınırlarını sorgulayan bir hikayeye dönüşüyor. Peki ya zaman, bizim düşündüğümüz gibi bir çizgi değilse? Ya hayatı anlamak, yalnızca nereye gittiğimizi bilmek değil, yaşadığımız her anın değerini kavramaksa? Bence Arrival’ın asıl meselesi tam burada başlıyor: İnsan, sonunu bildiği bir hikayeyi yine de sevebilir mi? Hepimiz zamanı kendi bildiğimiz şekilde yaşıyoruz. Geçmişte yaptığımız hatalara üzülüyor, bugün verdiğimiz kararları sorguluyor, gelecekte bizi nelerin beklediğini merak ediyoruz. Bazen geçmişi değiştirmek istiyoruz. Bazen geleceği kontrol etmeye çalışıyoruz. Bazen de henüz yaşanmamış bir acının korkusuyla bugünün güzelliğini göremiyoruz. Oysa hayatın en büyük belirsizliği, yalnızca başımıza ne geleceğini bilmemek değil; yaşadıklarımızın bizi nasıl değiştireceğini de önceden kestirememek.
Bir insanla tanışırız. Hayatımıza girer. Bize bir şeyler öğretir, bizi değiştirir. Belki yıllar sonra yollarımız ayrılır. Belki bir gün onu kaybederiz. Ama birlikte yaşadığımız güzel anlar, sırf bir gün sona erecekler diye değersizleşir mi? Yine de insanın aklına şu soru geliyor: Sonunda üzüleceğimizi bilseydik, baştan sever miydik? Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Çünkü insan yalnızca mutlu olmak için yaşamıyor. Bazen bir deneyimin kıymeti, sonsuza kadar sürmesinden değil, hayatımızda bıraktığı izden geliyor. Bazı insanlar bizimle kalmıyor ama bizi değiştirmeyi başarıyor. Bazı anlar tekrarlanmıyor ama hafızamızda yaşamaya devam ediyor. Belki de hayatın en büyük çelişkilerinden biri bu: Bir şeyin geçici olduğunu biliyoruz ama yine de ona bütün kalbimizle bağlanıyoruz. Ve iyi ki bağlanıyoruz. Çünkü hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini bilmek, hiçbir şeyin anlamı olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, bazı anları kıymetli yapan şey, onları sonsuz kadar elimizde tutamayacağımızı bilmemiz olabilir. Arrival bana biraz bunu düşündürdü. Hayatı yalnızca ulaşacağımız sonuçlar üzerinden değerlendirdiğimizde, yol boyunca yaşadıklarımızı kaçırabiliyoruz. Sürekli daha iyi bir geleceğin peşinde koşarken bugün yanımızda olan insanlara yeterince bakmıyoruz. Geçmişteki pişmanlıklarımızla uğraşırken önümüzde duran fırsatları göremiyoruz. Oysa hayat dediğimiz şey, yalnızca vardığımız yer değil; oraya giderken kim olduğumuz, kimi sevdiğimiz ve neleri göze aldığımız.
Filmdeki zaman anlayışı bilimkurguya ait olabilir. Ancak geride bıraktığı duygusal soru son derece insani: Bir gün biteceğini bilseydik yine sever miydik? Acı çekeceğimizi bilseydik yine o yola çıkar mıydık? Bir insanı kaybedeceğimizi önceden bilseydik onunla geçireceğimiz zamanı yine seçer miydik? Belki de bütün bunların kesin bir cevabı yok. Çünkü hayatın içinde bazı kararları, sonucunu bilmeden veririz. Bazı insanları, gelecekte bize ne yaşatacaklarını bilmeden severiz. Ve bazı anların kıymetini ancak geride kaldıklarında anlarız. Belki de önemli olan, hikayenin nasıl biteceğini bilmek değil, onu yaşamaya değer bulmaktır. Tıpkı sinema gibi... Bir filmin sonunda jeneriğin akacağını biliyoruz. Yine de karanlık salonda yerimizi alıyor, karakterlerin hayatına ortak oluyor, onlarla gülüyor ve bazen onlarla birlikte ağlıyoruz. Filmin bitecek olması, onu izlememize engel olmuyor. Çünkü bazı hikayeler, sona erdiklerinde bile içimizde yaşamaya devam ediyor. Belki de hayat böyle bir şeydir. Sonunu değiştiremeyeceğimiz hikayelerin içinde, nasıl yaşayacağımızı seçmeye çalışmak…
Arrival bittiğinde insanın aklında yalnızca uzay, zaman ya da başka yaşam biçimleri kalmıyor. Daha sade, daha kişisel bir düşünce beliriyor: Hayatımızın bütün cevaplarını bilmek zorunda değiliz. Bazen anlamak için beklemek, sevmek için cesaret etmek, kaybetmekten korksak da yaşamaya devam etmek gerekiyor. Ve belki de kendimize sormamız gereken asıl soru şu: Eğer hayatımızın bütün hikayesini baştan sona bilseydik, içindeki güzel anları yeniden yaşamak için yine de aynı yolu seçer miydik? Ben bazı hikayelerin sonunu bilmesek de yaşamaya değer olduğuna inanıyorum. Çünkü bazen bizi değiştiren şey, hikayenin nasıl bittiği değil, onu yaşarken kim olduğumuzdur.