The Substance’ı izledikten sonra aklımda kalan ilk şey filmdeki korkunç sahneler olmadı. Aklımda bir ayna kaldı. Çünkü film boyunca gördüğüm şeyin aslında çok da yabancı olmadığını düşündüm. Hepimizin hayatında bir noktada aynaya bakıp kendimizde beğenmediğimiz bir şey bulduğumuz o an var. Burnumuz, cildimiz, kilomuz, saçımız, yaşımız ve bazen sadece yüzümüz… Neden kendimize bu kadar acımasız davranıyoruz? Bu soruyu filmi izledikten sonra daha çok düşündüm.
The Substance, yaşlanmaktan korkan eski bir televizyon yıldızı olan Elisabeth Sparkle’ın hikayesini anlatıyor. Elisabeth artık genç değil. Televizyon dünyası da ona bunu her fırsatta hatırlatıyor. Sonra karşısına bir fırsat çıkıyor: Daha genç, daha güzel, daha kusursuz bir versiyonunu yaratabileceği bir yöntem. İlk anda kulağa harika geliyor. Kim istemez ki? Bir düğmeye basıp daha genç halimize dönebilmeyi… Yılların yüzümüzde bıraktığı izleri silebilmeyi… Kendimize bakıp ‘’Keşke şuram şöyle olsaydı’’ dememeyi… Ama film ilerledikçe anlıyoruz ki Elisabeth’in asıl problemi yaşlanmak değil. Kendisi olmaktan memnun olmamak. İşte bu noktada film benim için korku türünden çıkıp başka bir yere geçti. Çünkü bu duyguyu hepimiz biliyoruz. Belki bir kadın olarak daha iyi biliyoruz. Bize yıllardır yaşlanmamamız gerektiği söyleniyor. Ama aynı zamanda olgun olmamız bekleniyor. Güçlü olmamız isteniyor ama fazla sert olmamamız gerekiyor. Güzel olmamız gerekiyor ama güzelliğimiz ‘’fazla’’ da olmamalı. Genç görünmeliyiz. Ama genç davranmamalıyız. Zayıf olmalıyız. Ama sağlıklı görünmeliyiz. Bakımlı olmalıyız. Ama bunun için çok uğraşıyor gibi de görünmemeliyiz.
Bazen düşünüyorum da, kadın olmak biraz da sürekli kendini düzeltmeye çalışmak gibi. Ve bu düşünce beni rahatsız ediyor. Çünkü insan bir süre sonra aynaya kendisi için değil, başkalarının gözüyle bakmaya başlıyor. Sosyal medya bu durumu daha da büyüttü. Telefonun kamerasını açıyoruz. Bir filtre çıkıyor, cildimizi düzeltiyor, yüzümüzü inceltiyor, gözlerimizi büyütüyor, sonra filtreyi kapatıyoruz ve gerçek yüzümüzü beğenmemeye başlıyoruz. Oysa problem yüzümüzde değil. Bize kusur olarak gösterilen şeylerin gerçekten kusur olduğuna inanmamızda. The Substance’ı izlerken en çok buna takıldım. Elisabeth genç haline kavuşuyor ama genç haliyle bile mutlu olamıyor. Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca yaş değildi. Daha güzel olunca daha değerli olacağını düşündü. Daha genç olunca daha çok sevileceğini düşündü. Daha kusursuz olunca hayatının düzeleceğine inandı. Ama insan kendinden kaçtığında nereye giderse gitsin kendisiyle karşılaşıyor. Filmin bence en acı tarafı da bu. İnsan kendi bedenine düşman olduğunda, aynadaki görüntüsü ne kadar değişirse değişsin huzur bulamıyor. Belki de hepimizin zaman zaman durup düşünmesi gereken bir şey bu. Ben aynaya baktığımda gerçekten kendimi mi görüyorum? Yoksa bana yıllardır nasıl görünmem gerektiğini söyleyen insanların beklentilerini mi?
Bazen yaş aldığımı fark ettiğimde ben de şaşırıyorum. Bir fotoğrafta yüzümde daha önce olmayan bir çizgi görüyorum. Sonra ilk düşüncem ‘’Bu da nereden çıktı?’’ oluyor. Belki de artık başka bir soru sormayı öğrenmeliyiz:
‘’Bu çizgi neden kötü olsun?’’ Sonuçta o çizgi yaşadığımız bir yılın izi. Bir gülüşün, bir üzüntünün, uykusuz bir gecenin, belki de çok güzel geçen bir günün izi. Neden hepsini silmek isteyelim? The Substance bana güzelliğin kendisinden çok, güzellik uğruna neleri feda edebileceğimizi düşündürdü. Ve açıkçası film bittiğinde kendime kızdım. Çünkü bazen ben de kendime başkalarının bana baktığından daha sert bakıyorum. Belki hepimiz biraz bunu yapıyoruz. Kendimizi sürekli daha iyi, daha güzel, daha genç, daha başarılı bir versiyonumuza yetiştirmeye çalışıyoruz. Ama belki de hayatın amacı kendimizin ‘’daha iyi’’ bir versiyonuna dönüşmek değildir. Belki de bazen olduğumuz kişiyle barışmak da yeterlidir. Bu yüzden The Substance benim için yalnızca bir korku filmi değil. Bir uyarı, bir ayna ve biraz da kendimize sormamız gereken zor bir soru:
Kendimizi değiştirmek isterken, aslında kendimizden vazgeçiyor olabilir miyiz? Ben filmi izledikten sonra aynaya biraz daha uzun baktım. Bu kez kusur aramak için değil. Sadece kendimi görmek için.