Cihan Yıldırım yazdı...

Şehir dediğimiz şey, yalnızca binalar, yollar, caddeler ve sokaklar değil. Seslerin, suskunlukların ve niyetlerin de bir bileşkesidir. Eskişehir’e baktığınızda, olup biteni gerçekten izleyenler şunu görür; Dinleyen az, anlatan daha az, sahaya inen ise neredeyse yok. “Bir şey yapmaya niyetli” görünenler ne yazık ki parmakla sayılacak kadar sınırlı. Geri kalanlar, siyasetin risksiz sığınağında, eleştirmenin konforlu gölgesinde geziniyor. İşte bu yüzden, siyasetin asgari şartı sayılabilecek temas hâli bile bugün bir kişiye, Ayşe Ünlüce’ye abartılı bir görünürlük kazandırıyor.

Bu görünürlük, bedelsiz olamazdı. Siyaset dediğiniz şey, icraatın peşine takılan eleştirilerle yürür. Yani bir şeyler yapıyorsan itirazlarda gelir. Bir şey yapıyorsanız, daha önemlisi insanları dinliyorsanız itiraz makamındasınızdır.
İki yıl gibi kısa bir sürede, irili ufaklı birçok işe imza atan, risk alan, elini taşın altına koyan tek isim Ünlüce oldu. Üstelik yalnızca kendi mahallesinin alkışına yaslanmadı; karşı mahallenin itirazını da ciddiye aldı. Zamanla o itirazların içinden alkış da çıkmaya başladı. Bugün Ünlüce, neredeyse şehrin tamamının gidip tokalaşabileceği, derdini anlatabileceği tek siyasal figür konumunda.

Şehir için işbirliğini, gösterişe kaçmadan, sahici yollarla kurdu. Oysa bilinir: Şehir adına kurulan her işbirliği, kuşkuyu da beraberinde getirir. Bu siyasetin tabiatıdır. Nitekim pek çok “kuşku bekçisi” bu ilişkileri pür dikkat izledi. Ne var ki onların üretebildiği tek şey, kuru gürültü oldu. Gürültü boldu fakat anlam kıt.

Asıl mesele, bu tablo karşısında diğer aktörlerin takındığı tutumda düğümleniyor. Ünlüce’nin dışında kalanların siyaseti, bir itiraz ahlakı, bir şey anlatma çabası, ortaya bir şeyler koyma iradesi değil, bir ses yarışından ibaret. Bir de fiyakalı bir kaç fotoğraf. Yüksek ses, düşük yoğunluk. Bir kör dövüşü. Kim kime denk getirirse. Seyri eğlenceli belki, ama şehre faydası sıfır.

Mikrofonu kapan konuşuyor. Kalayı basıyor. Ama kime, niçin? Hiçbir şey yapmayanların, hiçbir şey yapmaya niyeti olmayanlara karşı giriştiği bu söz düellosundan Eskişehir’e düşen pay nedir? Gürültü artıyor, mana eksiliyor. Eleştiri var ama teklif yok; tepki var ama sorumluluk yok. Siyaset, bir tribün gösterisine indirgenmiş durumda.

Elbette algı meselesi yabana atılamaz. Anketlerde önde çıkmak, rakibin hatalarına endeksli bir performans sergilemek siyasetin tabiatında vardır. Buna itiraz etmek saflık olur. Ama kentin bütün yükünü tek bir aktörün sırtına bırakıp, kenardan “ben birinciyim, ben daha çok seviliyorum” oyunu oynamanın, karne günü geldiğinde sınavı geçmeye yeteceğini sanmak… İşte büyük yanılgı bu.

Şehre bağırarak, çağırarak, ve şehri duymayarak gidilecek yol seçime kadar. Siyaset sorumluluk almaktır, bedel ödemektir. Eskişehir’in bugün ihtiyacı olan, cebinde hazır bir özgüvenle ahkâm kesenlerin yarattığı itiraz kakofonisi değil. İhtiyaç duyulan şey, riskten kaçmayan, yükün altına giren, söylediği sözün arkasına emeğini koyan bir siyaset anlayışıdır. Aksi hâlde geriye kalan sadece yankıdır. Yankının duvarlarda karşılığı vardır insanda hayatta iz bırakması neredeyse imkansızdır.

Bugün bunu gerçekten fark eden tek isim varsa, o da Ayşe Ünlüce gibi görünüyor.