Cihan Yıldırım yazdı...

Eskişehir Ticaret Odası yeni hizmet binasına taşındı. İlk bakışta ortada itiraz edilecek bir şey yok. Daha modern, daha gösterişli, daha konforlu, daha teknolojik bir bina… Günümüzün kurumsal yapısına uygun, prestijli bir hizmet binası.

Ama binaların yalnızca duvarları, odaları ve teknolojik imkânları yoktur. Binalar aynı zamanda bir yönetim anlayışını da yansıtır. İşte tam burada insanın aklına bir soru geliyor: Yeni bina, yeni dönemin ruhunu da mı belirleyecek?

Umarım belirlemez!

Çünkü Eskişehir Ticaret Odası’nın eski binası kent merkezindeydi. Üyenin, esnafın, tüccarın yolu daha kolay düşerdi oraya. Başkanla, meclis başkanıyla, genel sekreterle ya da herhangi bir yetkiliyle karşılaşmak, görüşmek, derdini anlatmak daha mümkün görünürdü.

Şimdi ise tablo biraz farklı. Yeni binaya giriyorsunuz. Güvenlik… Turnike… Asansör… Sekreter… Asistan… Ve bütün bunlardan sonra ulaşmak istediğiniz yöneticinin kapısına varıyorsunuz. Elbette güvenlik olacak. Elbette kurumsal bir yapının belirli çalışma düzeni olacak. Elbette yöneticilerin zamanını korumak da gerekli. Ancak mesele tam olarak bu değil.

Mesele, üyenin kendisini yönetimin ne kadar yakınında hissettiği. Bir ticaret odasının en önemli sermayelerinden biri binasının ihtişamı değil, üyeleriyle kurduğu iletişimdir.

Çünkü esnafın ve tüccarın en temel beklentilerinden biri şudur: Beni dinleyecek birine ulaşabileyim. Bir yönetimin en önemli vaatlerinden biri de aslında budur: Kolay ulaşılabilir olmak… Her şeyin başı iletişimdir. İletişimin başı ise ulaşabilmektir. Yeni binanın fiziksel olarak kent merkezinden uzaklaşmasıyla birlikte, yönetime ulaşmanın da fiziksel ve psikolojik olarak zorlaşması gibi bir algı oluşursa, bunun üzerinde düşünmek gerekir.

Çünkü oda üyelerinin tamamı büyük şirketlerin yöneticilerinden oluşmuyor. Üç-beş kişi çalıştıran esnaf var. Kendi dükkânının başında duran tüccar var. Sabah kepengini açıp akşama kadar işinin başından ayrılamayan insanlar var. Kendi işini yapan, zamanını saat saat hesaplamak zorunda olan insanlar var.

Onlar için bir kurumun kapısından içeri girmek, birkaç farklı noktadan geçmek, randevu almak ve yöneticisine ulaşmak başlı başına bir mesele haline gelebilir. Üstelik burada yalnızca fiziksel mesafeden söz etmiyorum. Asıl mesele zihinsel mesafe. Bir kurum büyüdükçe, yöneticileri ile temsil ettiği insanlar arasındaki mesafenin de büyümemesi gerekir.

Tam tersine…

Kurum büyüdükçe yönetimin üyeye daha fazla yaklaşması gerekir. Çünkü konfor alanlarının ilginç bir özelliği vardır: İçine girildiğinde insan çıkmak istemez.
Şık odalar, geniş çalışma alanları, teknolojik imkânlar, güvenlikli ve kontrollü bir çalışma düzeni… Bunların hepsi elbette yöneticiler için iyi çalışma koşullarıdır. Fakat dışarıda, çok daha mütevazı şartlarda çalışan üyeler varken, içerideki konforun yöneticiyi temsil ettiği insanlardan uzaklaştırmaması gerekir.

Hatta tam tersine, yeni binanın sağladığı imkânlar yöneticilere daha fazla sorumluluk yüklemelidir. Çünkü konfor arttıkça sorumluluk da artar. Esnafın dükkânında, tüccarın işyerinde yaşadığı gerçeklik ile kurum yöneticisinin makamındaki gerçeklik aynı değildir. Biri kendi işinin başında ayakta dururken, diğeri kurumsal bir yapının konforunu yaşıyor olabilir.

Bu iki dünya arasındaki bağı canlı tutmanın yolu ise sürekli iletişimden geçer. Burada gözler doğal olarak Metin Güler’in yeni dönemine çevriliyor. Güler, 12 yılın ardından yeniden döneme başlayacak. Karşısında yine aday yok!

Tek aday olarak seçime giriyor. Bu durum, yeni dönemin en önemli sınavının seçimden sonra başlayacağı anlamına geliyor. Çünkü seçim kazanmak başka, temsil edilen insanlarla bağ kurmak başka. Yeni binanın ihtişamı üzerinden değil, yeni dönemin üyeye ne kadar yakın olacağı üzerinden konuşmak gerekiyor.

Metin Güler’in önünde aslında önemli bir fırsat var. Yeni binanın oluşturduğu ‘ulaşılması zor yönetim’ algısını kırmak. Üyeye, esnafa ve tüccara şunu hissettirmek: Bina değişti ama size bakışımız değişmedi…

Hatta bunu sadece söylemek değil, göstermek. Başkanın ve oda yöneticilerinin üyelerle daha fazla bir araya geldiği, sahada daha fazla göründüğü, randevu ve iletişim kanallarının kolaylaştırıldığı, üyelerin yönetime doğrudan ulaşabildiği bir dönem…

Böyle bir yaklaşım yeni binanın yarattığı mesafeyi ortadan kaldırabilir. Çünkü mesele binanın lüks olması değil. Mesele, lüks binanın içinde mütevazı bir yönetim anlayışının korunup korunamayacağıdır.

Eskişehir Ticaret Odası’nın yeni binası şehrin ticaret hayatına yakışabilir. Ama ETO’nun asıl değeri binasında değil, üyeleriyle kurduğu ilişkidedir. Bina modern olabilir. Teknolojik olabilir. Gösterişli olabilir. Ama yönetim anlayışı üyeden uzaklaşırsa, en modern binanın içinde bile eski bir sorun ortaya çıkar: Mesafe…

O nedenle yeni dönem başlarken temennim şu: Yeni bina, yeni dönemin ruhunu yansıtmasın! Yeni bina ne kadar gösterişli olursa olsun, yönetim üyeye o kadar yakın olsun. Kapılar daha kolay açılsın.

Telefonlar daha kolay açılsın. Randevular daha kolay alınsın. Yöneticiye ulaşmak daha kolay olsun. Ve en önemlisi… Esnaf, tüccar ve oda üyesi o binaya girdiğinde kendisini misafir gibi değil, ev sahibi gibi hissetsin.

Çünkü ETO’nun gerçek sahibi binanın içinde çalışanlar değil; o binayı var eden üyeleridir.