Cihan Yıldırım yazdı...

Güven, karşınızdakinin hiç hata yapmayacağına inanmak değildir; hata yaptığında sorumluluk alacağına, sözünün ve niyetinin bir ağırlığı olduğuna inanabilmektir.
Güven endeksi bu soyut duyguyu ölçer. Ekonomide anketle, siyasette sandıkla.
Vişnelik’te yaşayan Ayşe Teyze, Anadolu Üniversitesi’nde okuyan Sezen, Emek’te emekli Salih Öğretmen ya da Alpu’da çiftçi Mehmet aynı hayatı yaşamıyor. Hayatları farklı. Hiçbiri siyasetçiye kayıtsız şartsız güvenmiyor.
Bu toplum banker krizlerini, banka hortumlamalarını, siyasete girdikten sonra hayat standardı değişenleri ve gerçek bir işi olmadan kartvizitine unvan dizenleri gördü.
Bu yüzden seçmenin zihninde görünmez bir kantar vardır. Aday konuşur; seçmen nereden geldiğine, ne iş yaptığına, dün nasıl yaşarken bugün nasıl yaşadığına bakar.
Seçmen adayı kitap gibi okur. İlk bölüm meslektir. Doktorsa hekimlik yapmış mı, avukatsa dosya takip etmiş mi, esnafsa dükkân işletmiş mi? Yoksa geriye yalnız “başkan”, “hoca”, “müdür” gibi unvanlar mı kalıyor?
Kazım Kurt’ın hikâyesi bu açıdan anlaşılırdır: Seyitgazi’den çıkmış, hukuk okumuş, Eskişehir’de avukatlık yapmış, Halk Evi Başkanlığı, Kent Konseyi Başkanlığı gibi görevler üstlenmiştir. Nebi Hatipoğlu’nun hikâyesi de başka yerden aynı noktaya çıkar; 3. Kuşak başarılı sanayiciliği, aile şirketlerindeki geçmişi ve Eskişehirspor Başkanlığı bilinir. İkisinde de seçmen nereden gelindiğini okuyabilir. İkisini de ne mesleklerinde başarıları, ne servetleri ne de "başkanlık"ları siyasete taşımamıştır.
Çünkü mesele hikâyenin bütünündeki tutarlılıktır.
Bir insan imkânsızlıklardan gelip ticaret yapmış, şirket büyütmüş ve servet oluşturmuş olabilir. Hayatın olağan akışı bunu açıklıyorsa seçmen mesele etmez.
Ama on beş yıldır gazetecilik yapan Cihan Yıldırım'ın kendine ya da aile fertlerine ait son 10 yılda edinilmiş onlarca dairesi, Yozgat'ta onlarca dönüm arazisi, dolmuş hattı ve şirketleri ortaya çıkarsa seçmen tek bir şey sorar:
Nasıl?
Hukuken mümkün bir açıklama her zaman yetmez. Siyasette hikâyenin de ikna edici olması gerekir. Seçmen savcı değildir; kimin suçlu olduğuna değil, kime güveneceğine karar verir.
Fatma Betül Sayan Kaya hakkındaki mali işlem iddiaları ve ardından parti görevlerinden ayrılması ile Özkan Yalım’ın etkin pişmanlık kapsamında belediye kaynaklarını şahsi işlerinde kullandığını kabul eden beyanı siyasi partilere aynı soruyu hatırlatıyor:
“Bu adayın hikâyesini seçmene açık ve tutarlı bir şekilde anlatabiliyor muyuz?”
Geliriyle yaşam biçimi örtüşüyor mu? Mal varlığının hikâyesi anlaşılabilir mi?
Ticari ilişkileri kamuoyu önünde savunulabilir mi?
Yakın çevresinin ve aile fertlerinin ekonomik ilişkileri sürekli soru işareti mi üretiyor?
Özgeçmişindeki unvanları çıkarınca geriye gerçek bir meslek ve emek hayatı kalıyor mu?
Eskişehir’de mesele daha çarpıcıdır. Burası büyükşehir görünümünde olsa da insanlar birbirini hâlâ iki telefonla bulabiliyor. Öğretmenseniz öğrenciler, avukatsanız müvekkiller, bürokratsanız mesai arkadaşları, gazeteciyseniz meslektaşlarınız bilir. Bir süre sonra şehir de bilir.
Siyasetçinin özgeçmişinde yazmayan satırları Eskişehir kendi arasında tamamlar.
Asfalt yapabilirsiniz, park açabilirsiniz, sosyal yardım dağıtabilirsiniz. Fakat seçmenin zihnine bir kez “Bu hikâyede bir şey oturmuyor” şüphesi düştüyse önünüzde propagandadan daha büyük bir sorun vardır.
İlk kez aday olacaklar için kantarda meslek, geçmiş, maddi hikâye ve kişisel tutarlılık vardır. Görevde olanlara bir soru daha eklenir: Emaneti nasıl kullandın?
2027’de, 2028’de ya da 2029’da siyasette bir yere talipseniz kartvizitinize fazla güvenmeyin. Milletvekili, belediye başkanı, genel müdür, oda başkanı, STK başkanı olabilirsiniz.
Kartviziti masadan kaldırdığımızda geriye kim kalıyor?
Seçmen ona bakacak.
Ne iş yaptınız?
Nereden geldiniz?
Bugün nereye geldiniz?
Bu mesafeyi hangi gelirle aldınız?
Kartvizititteki ünvanınızın imkânıyla şahsi imkân arasındaki çizgiyi korudunuz mu?
Ve en eski soruyu soracak:
“Nereden geliyor bu değirmenin suyu?”
Meydanda vaat anlatılır, afiş asılır, anket yapılır. Sandıkta seçmen adayın bütün hikâyesini önüne koyar. Soyut güven duygusu o anda sayıya dönüşür. Oy olur.
Benim “toplumsal güven endeksi” dediğim şey tam olarak budur.