Cihan Yıldırım yazdı...

Kabul edelim: Yılmaz Büyükerşen, siyasetinin hoyrat çölünde, vaha görüntüsü verirdi. Nezaketin, temsilcisi… Lakin siyasetin gündelik dilinden bütünüyle gayrı değildi. İcabında o dili giyinir kuşanır savaş alanına öyle girerdi.
Meclis’te Mustafa Birsen’e “köfteci” diye hitap etmesi… Bir küçültme, bir hiyerarşi kurma refleksinin unutulmaz örneğiydi. Her ne kadar kabul etmesem de… Akademisyen kisvesiyle gelen birinin, bir anda siyasetin dişli mahlukuna dönüşmesine defalarca şahit olduk.
Kafasına taktığı rakip karşısında o sevimli akademisyenin salim duruşu yerine, iktidar iştahının keskin dişleri belirirdi. Yazıyı beğenmediğinde kalemi hedef almazdı belki, ama kalemi tutanın haysiyetini mecazın karanlık koridorlarında dolaştırırdı.
Gazeteciye deve demezdi ama deveye isim verirdi mesela... Ve herkesin o devenin kim olduğunu bilmesini isterdi.
Şehir alıştı buna...
Önce kendi mahfili, sonra muhalifleri… Anladılar ki karşılarında sadece bir akademisyen yok; dikenli yolların acımasız siyasetçisi var. Ezmeyi bilen, gerektiğinde ezerek ilerleyen bir siyaset aktörü. Zaman aldı, ama çözdüler onu.
Mücadele edilebilir bir rakibe dönüştü. Artık yenilmez değil, insandı. Hata yapabilen, zaaf gösterebilen… Ve işte tam o noktada, cüret doğdu. Sadece rakiplerinde değil, kendi safında duranlarda da…
Sonra sahne değişti…
Ayşe Ünlüce geldi…
Ve tuhaf olan şu: Bu kez mücadele zemini kurulamıyor.
İki yıl geçti. Ve bu iki yıl boyunca, parti içinden ya da karşı taraftan rakipleri, ona karşı nasıl bir yol izleneceğini tayin edemiyor. Çünkü alıştıkları siyaset dili Ünlüce ve onun kurduğu zeminde karşılık bulmuyor. Herkes ringe çıkmaya hevesli ancak her yumruk Ünlüce’yi ıskalıyor.
AK Parti kanadından gelen sözler Ünlüce dediğin zaman buharlaşıyor… CHP’den gelen salvolar da öyle…
Şöyle düşünelim: Eğer Ünlüce de o bildik siyasetçilerin yolundan gitseydi sesi yükselten, üslubu sertleştiren, öfkeyi siyasetin yakıtı kılan bir hat izleseydi… Bugün her şey daha tanıdık olurdu. Polemik olurdu, karşılık olurdu, kavga olurdu. Yani siyaset, bildiğimiz o gürültülü panayırına geri dönerdi.
Ama Ünlüce, bu panayıra girmiyor. Mevcut siyaset ise Ünlüce’yi hala o panayırda aramakta ısrarlı. Oysaki Ünlüce daha çok çarşıda, daha çok pazarda, daha çok mahallede ve evin içinde.
El kaldırmadan, ses yükseltmeden… Hatta çoğu zaman cevap bile vermeden. Rakibini, onun diline hiç bulaşmadan hükümsüz kılıyor. Bu bir strateji mi? Belki. Ama daha çok Ünlüce’nin tabiatı gibi duruyor. Zorlanmadan yapılan, kendiliğinden akan bir hal.
Ve bu hal, onu rakipsiz kılıyor!
Rakipleri müşküle burada düşüyor.
Çünkü biz, söze bağımlı bir siyaset kültürünün çocuklarıyız. Gürültüyü severiz. Tartışmayı, atışmayı, laf sokmayı… Yazıyı da oradan kurarız fikri de...
Hasılı; Hoca’yı çözmeleri bir çeyrek asrı buldu…
Belki de Yılmaz Büyükerşen çözülmedi… İnsan dediğimiz, eninde sonunda zamana yenilir. Hoca’da yenildi ya da daha doğrusu, insan tarafı galebe çaldı. Onu çözenler ya da çözdüğünü sananlar şimdi gözlerini yeni bir bilmeceye dikti…
Ayşe Ünlüce…
Fakat burada alıştıkları bir şey eksik.
Çözmeye alıştıkları her düğüm, aslında bir ipin eseriydi. İp vardı ki düğüm vardı. Gerilim vardı ki çözülme mümkündü. Oysa burada ip yok. Düğüm yok. Çözülmeyi bekleyen bir karmaşa yok. Su nasıl yenilir ki!