Cihan Yıldırım yazdı...

Yaklaşık bir yıl önceki söyleşisini kaçırmıştım. Soner Uçak da ballandıra ballandıra anlattıkça ‘pişmanlığım’ iyice artmıştı… Sonra sosyal medyada konuşmalarını dinledim… Biraz kendimi teselli ettim. Ve bir daha gelirse mutlaka dinleyecektim.

Mahir Polat…

Zaman geçti ve bir kez daha geldi… Odunpazarı Belediyesi ve SDD ortaklığıyla… Ali Şen Aksoy’a ayrıca teşekkürler…

Hiç tanımasak bile gözaltı ve hapis sürecine üzüldük. Çünkü ‘abimizdi’ artık…

Yazmak için bir iki gün bekledim çünkü o kadar yoğun duygular hemen ve kolayca aktarılmıyor.

Kültür Tarihçisi kendisi…

Ama önce insan… Kaybolan insan… Özlenen insan…

İstanbul’da yaptıkları harika işler bir yana… Tüm onları ‘neden yaptığı’ benim için daha önemli…

Bir yoksulluk hikayesi…

İnsanın iliklerine işleyen bir yoksulluk hikayesi…

Yaptıklarıyla sadece tarihi yapıları ayakta tutmadı… Polat, yaşamı güçlendiren bir hikaye yazmış.

Kamusal alanı, kamuya açan biri…

Kente farklı bir bakış açısı… Kültürlere, kimliklere, topluma, hafızaya… Her şeye farklı bakabilmek, tanımlayabilmek… Bunu başarmış Mahir Polat…

Daha solandan çıkmadan “Eskişehir’e neler yapmışız” dedik… Stadın ve Kılıçoğlu Sineması’nın yıkılması, Kara Fatma’nın kaldırılması, AÜ’nün temelinin atıldığı İşçi Bulma’nın yok edilmesi… Hatta Süleyman Çakır’ın yıkılıp ‘yeniden’ yapılması…

Yıkma diyor Polat, yıkma…

Yenisini yapma! Tamir et, onar, yaşat… Ve bunu ‘hep birlikte’ yapalım… Bu hem yapıyı hem bizi iyileştirir diyor. Tarihi bir çeşme, bir konak onarılırsa bunun toplumu da iyileştirdiğini söyledi.

Tam olarak “Yani siz bir şeyi yeni yaptığınız zaman, o yeni yaptığınız şey daha önce var olmadığı için o iyileşme duygusunu geçiremez kimseye… İyileşme, var olan bir şeyin iyileşme durumudur” diyor.

Mahir Polat için Kültür Tarihçisi diyorlar ama bana kalırsa Kent Doktoru…

Polat, yoksulların her yere ‘girebilmesi’ için kafa yormuş… Ne yaparsa yapsın halk buraya gelmeli, kullanmalı… İstanbul'da restorasyon projeleri yürütmemiş… Ya da yaptıklarını sadece bu şekilde izah edemeyiz. Polat önce burası neden metruk, neden bu halde diye soruyor. Sonra türlü engelleri aşıp işe girişiyor. Ve günün sonunda halka açıyor. Ve bunu İstanbul gibi rantı yüksek bir yerde yapıyor.

Mekan birleştirir diyor…

İdareci odası bile koymayın diyor… Belediye bir merkez yaptı… Yönetici odası bile olmasın! Gelenler, her yere girebilmeli. Kilitli kapı olmasın… Açın tüm kapıları…

Polat “Sen, sana kapalı olan kapıları gördükçe aslında oradan itildiğinin, oranın sana ait olmadığının altı çiziliyor. Kamusal binalarda mümkünse idari oda olmamalı” diyor.

Evlerde misafir odası olabilir ama kentlerin ‘misafir odası’ olamaz! Herkes, her yere gidebilmeli… Herkes, her yere oturabilmeli… Herkes, her yerde para ödemeden vakit geçirebilmeli…

Önleyici koruma kavramını geliştirmiş… Bir binayı tahrip olmadan korumazsan maliyeti çok artar diyor Polat ve ekliyor: Yoksul bir ülkeyiz… Daha janjanlı salonlar, gösterişli binalar yaparak yani kostümümüzü değiştirerek yoksulluğumuzu değiştiremeyiz. Burası ülke yoksul bir ülke. Kaynaklarını doğru kullanmak zorunda...

Polat, konuşmasının sonunda reçeteyi verdi: “İnsan dış çevresiyle kurduğu ilişkiyle insan oluyor. Dünyada hiçbir yerde olmayacak kadar hikayesi olan bir toplumuz. Kentleri berbat ettik. Üzerimize düşen yeniden kentler yapmak değil. Kentleri onarmak… Onarmak ve yeniden yapmak arasında fark var. Çok zenginsiniz her şeyi yaparsanız ama gerçekten hiçbir şeyi iyileştiremezsiniz. Bizim şimdi emek vermemiz ve toparlamamız lazım her şeyi… Ve herkesle beraber…”

Bir fırsat bulsak ve Polat’ı Eskişehir’de üç beş gün misafir etsek… Kırsalı, merkezi gezsek… Bize bir yol haritası çıkarsa… Ne güzel olurdu…