
Çılgınlık her zaman sıra dışı coşkusu ve kalıpların dışına çıkan aşırılığı ile kendini göstermez. Mesela I. Dünya Savaşı’ndan sonra yurdumuzda ordular dağıtılmış ve işgaller başlamışken, Eskişehir’de bir tarafta İngiliz işgali diğer tarafta İngilizlerle iş birliğine hevesli yerel yöneticiler varken, gücü elinde bulunduranlar şehrin en ücra köşelerine kadar nüfuz etmişken Eskişehirliler direnişi ustalıkla, sessiz ve derinden örgütleyebilmişti. Öyle ki direnişin aleyhine hazırlanan raporlarda bile boyutu tam tespit edilemedi. İşte buna, çılgınlığın Türk hâli denir. Kendi varlığını tehlikede gören Türk’ün asla öngörülememe hâli… Ve “dâhilî-hâricî bedhahlar” her “Bu sefer tamamdır!” dediklerinde tarihi tekerrür ettiren de budur.
Nutuk’ta Atatürk son söz olarak ne demişti? “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur”. Yani bu güç; ihtiyaç duyulduğunda kendiliğinden, doğal olarak ortaya çıkacaktır. Fakat aslolan bunun bilincinde, farkında olabilmektir. Bu bakımdan Nutuk’un son cümlesi aslında bir yön cümlesidir. Bir başlangıç noktasıdır. Gösterdiği yönde Atatürk; “Türk istikbalinin evladı”na tarih şuurunu, kimlik bilincini zorunlu kılmaktadır.
Arşiv çalışmaları devam ederken bu bilinci tarihi yeniden yaşayarak kazandırmayı hedefleyen ve tabii ki yolu Eskişehir’den geçen bir proje hakkında birtakım belgelerle karşılaştım. Turgut Özakman’ın büyük eseri “Şu Çılgın Türkler”i yazma fikrinin doğduğu proje... Arşivdeki belgelere geçmeden önce kitabın ön sözüne, yazarın açıklamasına bakalım:
“1948 yılında on arkadaş, Nezih Bayman adlı bir arkadaşımızın başkan olduğu Anadolu Oymağı adlı bir derneğin düzenlediği uzun yürüyüşe katıldık. Polatlı’dan Dumlupınar-Zafer Tepe’ye kadar yürüyecek, Sakarya siperlerinden aldığımız toprağı Zafer Tepe’deki anıtın toprağına katacaktık.
19 Ağustos 1948 günü Ankara’dan Polatlı’ya trenle gittik. Polatlı’dan Zafer Tepe’ye kadar on gün yayan yürüdük.
Yol çizgimiz şöyleydi: Polatlı, Beylikköprü, Acıkır, Mülk köyü, Sivrihisar, Çifteler, Seyitgazi, Türkmen ormanı, Alayunt, Kütahya, Altıntaş, Çal köyü, Zafer Tepe-Zafer abidesi.”
Turgut Özakman’ın da devamında vurguladığı gibi bu sadece bir yürüyüş değildi. İşgali görmüş, Mustafa Kemal’in askeri olarak Kurtuluş Savaşı’nda safını belirlemiş bu topraklarda tarihin tanıkları hâlâ sağ idi. İşte Özakman yol boyunca Türk milletinin Kurtuluş’unun anılarını toplaya toplaya yürüyüşü tamamladı.
Tarihin izinin sürüldüğü bu yolculukta araştırmalar, incelemeler semerelerini de verdi elbette. Özakman’ın henüz bir üniversite öğrencisiyken katıldığı bu tarih yolculuğuna dair arkadaşı Nezih Bayman’ın dernek genel başkanı sıfatıyla imzası bulunan bir belge önemli detaylar içeriyor. Buna göre yürüyüş; araştırma ve incelemenin dışında Türk halkında da bir bilinç ve hafıza tazelemeyi amaçlıyordu. Tek taraflı bir bilgi alma değil, bir etkileşim söz konusuydu yani.
Geçtikleri yerlerde halkevlerinde ve köy odalarında toplantılar tertip ederek “Milliyetçilik”, “Köy Kalkınması” ve “Köy Kalkınma Davamızda Köylüye Düşen Vazifeler” konularında büyük ilgiyle karşılanan konferanslar verildi. Millî Mücadele’deki gibi aydın-halk iç içe ve el ele Millî’lik Mücadele’sini sürdürüyordu. Millî hafızayı tazelerken geleceğin inşası için Atatürk’ün “milletin efendisi” dediği Türk köylüsünün bu gelecekteki rolünün büyüklüğüne olan düşünce de vurgulanmış oluyordu.
Bu tarihî yolculukta ayrıca Sivrihisar, Seyitgazi, Kütahya, Afyon ve Eskişehir Halkevlerinde zafer ve kurtuluş yıldönümleri münasebetiyle birer “Mehmetçik Gecesi” ve birer de “Neşe Gecesi” düzenlenmiş. Yani kutlamanın ruhuna uygun olarak zafer coşkusu tam anlamıyla yaşatılmış. Zafer yürüyüşünde köklü bir Türk geleneğinin, mezara el birliğiyle toprak taşımanın devam ettirildiğini görüyoruz. Önce “Polatlı’da düşmanın en ziyade ilerleyebildiği yer olan Karaboğaz’daki mevzilerden törenle alarak kanlarına karıştırdıkları gazi savaş toprağını Dumlupınar’da Başkumandanlık Meydan Muharebesi şehitlerine götür”müşler. Yolculuk boyunca ise “tören komutanı ve valiler eliyle aldıkları Kütahya-Dumlupınar, Afyon ve Eskişehir topraklarını Ebedî Şef Atatürk’ün geçici kabri”ne getirmişler. (Keza Anıtkabir’in inşası henüz tamamlanmamıştı.)
Belgeden derneğin Eskişehir’de de bir şubesi bulunduğunu öğreniyoruz. Şubeler arasında Kütahya ve Afyon’un da adı geçmektedir. Derneğin logosunu da yazımızla birlikte yayınlamış olalım. Derneğin adı Türklerin yüzyıllar boyunca kullandığı boy ve oba teşkilat yapısını yansıtmaktadır. “Anadolu Oymağı” adı, bu topraklardaki birliği, köklü bağı simgelediği gibi aynı zamanda Anadolu’nun dünya küresinde Türklük mührü vurulan yurtlardan sadece birisi olduğuna işaret ederek Türk dünyası birliği perspektifi de sunmaktadır.
Belgede derneğin genel merkez ve şubelerinin bazı faaliyet planlarına da yer verilmiştir. Okulu bulunmayan köylere birer sınıflı okul inşa etmek, Cumhuriyet’in en önemli kırsal kalkınma projelerinden olan “Numune Köyler”e katkı olarak numune köy kurmak, ayrıca her yıl ihtiyaç sahibi on çiftin evlenme törenlerini yapmak... Bu hâlis niyetlerle yola çıkılan işlerin içinde tabi ki Yunus’un hemşehrisi Eskişehirliler de olacaktı. Hem ne demişti Bizim Yunus: “Bir hastaya vardın ise, bir yudum su verdin ise…” Laf değil iş üretmek... Bir yaraya merhem olmak… İşin özü şu: Kendine hak gördüğünü başkasına çok görmemek… “Rabbena hep bana” diyenlerin nazarında bundan daha büyük çılgınlık olur mu?