Yiğit Serhat Asan yazdı...

Her hafta bir film ya da bir sinema tecrübemi aktarmaya çalıştığım bu süreçte fark ettim ki, maalesef sinemaya olan ilgi ve talep giderek azalıyor. Özellikle salonların eskisi kadar dolmadığını görmek için çok derin analizler yapmaya da gerek yok; birkaç seansa girmek, hatta bazen afişlere bakmak bile bu durumu anlamak için yeterli oluyor.

Bu durumun başlıca sebebi olarak genellikle dijital platformların artışı gösterilse de, bana kalırsa mesele bundan çok daha derin ve doğrudan gündelik hayatla ilişkili. Elbette Netflix, Amazon Prime ya da benzeri platformların ev konforunda sunduğu içerikler sinema alışkanlığını etkiliyor; ancak asıl sorun, sinemaya gitmenin artık maddi olarak ciddi bir yük hâline gelmiş olması. Özellikle de sinema salonlarının hedef kitlesi olarak görülen genç izleyicinin, bu ekonomik koşullarda salonlara erişiminin giderek zorlaşması.

Sebep aslında oldukça net. Filmler, yapımcılar tarafından sinema salonlarına belirli bir bedel karşılığında satılıyor. Tüm maliyetler hesaplandığında, bir filmin sinema salonunda izlenebilmesi için bilet fiyatlarının aslında çok daha makul seviyelerde olması gerekiyor. Günümüz şartlarında, yalnızca film izleme deneyimi baz alındığında 80–100 lira bandında bir bilet fiyatı hiç de gerçek dışı değil.

Ancak sistem burada devreye giriyor. Sinema salonları, kârı büyük ölçüde bilet satışından değil; fahiş fiyatlara satılan atıştırmalıklar, patlamış mısırlar ve paketli menüler üzerinden elde ediyor. Bu düzeni sürdürebilmek adına da biletler çoğu zaman paketli hâlde, yani zorunlu ek hizmetlerle birlikte satılıyor. Bileti tek başına almak isteseniz bile, salon içerisindeki tüm bu “ek hizmetlerin” maliyeti doğrudan bilet fiyatına yansıtılıyor.

Sonuç olarak, normal şartlarda ulaşılabilir olması gereken sinema bileti fiyatları 250 ile 400 lira arasında değişen rakamlara kadar çıkıyor. Bu da özellikle öğrenciler, gençler ve sinemayı düzenli takip etmek isteyen izleyiciler için sinema salonlarını giderek daha uzak bir noktaya taşıyor. Bir akşam sinemaya gitmek, artık keyifli bir kültürel aktiviteden ziyade ciddi bir bütçe planlaması gerektiren bir lüks hâline geliyor.

Hal böyle olunca, sinema salonlarının boş kalmasını yalnızca dijital platformlara bağlamak pek de adil görünmüyor. Sorun, izleyicinin sinemadan kopması değil; sinemanın, izleyiciden yavaş yavaş koparılması. Eğer bu gidişat değişmezse, salonların seyirci kaybetmesini “seyir zevkinin değişmesi” ile açıklamak da bir noktadan sonra gerçekçi olmaktan çıkacak gibi duruyor.