Cihan Yıldırım yazdı...

Eskişehir Ticaret Borsası seçimlerine yaklaşırken kamuoyuna yansıyan tartışmanın özü aslında basit: Bir kurumun kasası güçlendiğinde, asıl soru ‘ne kadar paramız var’ değil, ‘bu güç üyeye nasıl döndü’ olmalıdır.

Başkan Ömer Zeydan’ın son dönem açıklamalarında Borsa’nın mali tablosu öne çıkıyor.

“Borsa eskiden fukara bir borsaydı”, “mali yapıyı 40-45 kat büyüttük”, “10 milyar lira civarında serveti var”, “200 milyon lira kuru parası var”, “parayı koyacak yer bulamıyoruz” gibi cümleler, kurumun bugün daha rahat bir mali zeminde durduğunu anlatıyor.

Bu tabloyu küçümsemek doğru olmaz.

Mali disiplin, gelir artışı ve varlık yönetimi bir kurum için önemlidir. Ancak bir ticaret borsasının başarısı yalnızca kasa büyüklüğüyle ölçülmez. Borsa, tarlada alın teri döken çiftçinin, ürünü piyasaya taşıyan tüccarın ve istihdam yaratan sanayicinin ortak çatısıdır.

Makam kişilere ait değildir; görev üyelerin iradesiyle gelir, yine üyelerin iradesiyle gider. Bu yüzden “Borsa benim üçüncü evladım” ifadesi, duygusal bir aidiyet cümlesi olarak okunabilir. Ama kurumsal dilde evlat metaforu her zaman risklidir.

Çünkü Borsa bir ailenin, bir başkanın ya da bir neslin mülkü değildir. Emanettir… Emanet sahiplenilebilir; fakat sahiplenme, üyeyi ikinci plana itecek bir dile dönüşmemelidir.

Aynı şekilde, kasadaki paranın çoğalmasını aday sayısının artışıyla açıklamak da tartışmayı daraltır. “Para çok olunca başkan adayı da çok oluyor” demek, çoğulculuğu şüpheyle karşılamak anlamına gelir.

Oysa bir kurumda birden fazla adayın çıkması ayıp değil, demokrasidir.

Adaylık, kasaya duyulan iştahın değil; üyenin söz söyleme hakkının sonucudur. Karşı aday Ahmet Oğuz’un Eskişehir’de köklü bir ticari geçmişten gelmesi de bu bakımdan önemlidir. Yüz yıllık bir ticaret geleneği, bir şehrin piyasasında tesadüfen ayakta kalmaz.

Seçim, kişileri incitmeden vizyonları karşılaştırmanın yeridir. 13 yıllık tecrübe de değerlidir, köklü ticari birikim de. Asıl mesele hangisinin üyeye daha somut hizmet üreteceğidir.

İşte burada soru netleşir…

Madem Borsa’nın nakit gücü ve varlık büyüklüğü konuşuluyor, o halde bu gücün üye masasına ne bıraktığı da konuşulmalıdır.

Lisanslı depoculuk hayata geçti mi?

Üreticinin ürününü bekletebileceği, değerini koruyabileceği alanlar yeterince oluştu mu?

Hasat döneminde fiyat baskısı altında kalan çiftçiye somut bir nefes alanı açıldı mı?

Yoksa birikim, henüz üyeye yansımayan bir rezerv olarak mı duruyor? Kasa dolu olmak marifettir; ama tek başına yeterli değildir. Marifet, o parayı üyenin işine yarar hale getirmektir. Kasa dolu, üye memnuniyeti sınırlıysa tablo yarım kalır.

Borsa’nın gücü, üyeye yansıdığı kadardır. Gerisi istatistiktir. Bu eleştiri, geçmişte yapılan işleri yok saymak anlamına gelmez. Elektronik satış sistemi, laboratuvar altyapısı, depolama yatırımları ve yeni kampüs vizyonu kamuoyunda anlatılmaktadır.

Ama vizyon ile icraat arasındaki mesafe, seçim döneminde en meşru sorudur.

“Şimdi bunları üye ve çiftçi yararına kullanma zamanı” deniyorsa, üye de haklı olarak sorar: Bu zaman neden daha önce gelmedi?

Eskişehir Ticaret Borsası kimsenin çiftliği, kimsenin tapulu makamı, kimsenin evladı değildir. Çiftçinindir, tüccarındır, sanayicinindir.

Hesabı da onlara verilir. Para varsa, hizmetin de görünür olması gerekir. Aday çoksa sebebi yalnızca kasa değil; üyenin artık daha fazla söz söylemek istemesidir. Kimse kusura bakmasın: Borsa’nın parası varsa, hesabını üye sorar. Aday da olur, seçim de olur, değişim de olur.