Yiğit Serhat Asan yazdı...

“Good Boy” Film İncelemesi

Bu haftaki film incelememde Good Boy filmini yorumlayacağım. Ancak başlıktan da anlayacağınız üzere, film üzerindeki görüşüm ne yazık ki oldukça olumsuz; hatta çok kötü bir film olduğu yönünde. Hatta başlıkta belirttiğim “…” kısmını sizler de filmi izlediğinizde kendinizce doldurabilirsiniz. Şunu da eklemeliyim ki evet, bu “… gibi” bir film; ancak aynı zamanda müthiş bir video…

Filme, vizyonda henüz tazeyken bu hafta sonu abimle birlikte Espark’ta 14.40 seansında gittik. Daha biletlerimizi alırken filmin küçük salonda oynadığını ve salonda yalnız olacağımızı öğrendik. Bu durum beni biraz şüphelendirse de filmi daha önce çok kez duymuş olmam ve başrolde bir hayvanın yer aldığı ilk film niteliğinde olması, uzun süredir izleme isteği uyandırmıştı. Bu sebeple sorunun filmden çok, bizim izleyici olarak alışık olmadığımız bir duruma karşı önyargımızdan kaynaklanabileceğini düşünüp filme girdik.

Film, ilk sahnelerinden itibaren alışılagelmişin dışında çekim teknikleri, farklı ölçekler ve bir köpeğin kadrajından anlatımıyla oldukça farklı bir his uyandırdı. İlk dikkatimi çeken ise kamera ekibi, görüntü yönetmeni ve colorist’in ortaya çıkardığı eşsiz görüntüler oldu. Bu nedenle gerçekten iyi bir film izleyeceğimi düşünerek heyecanlanmaya başladım. Bu arada salonda bizden başka yalnızca üç genç arkadaş ve arka sıramızda oturan orta yaşlı bir beyefendi vardı.

İlk 25 dakika boyunca hikâyenin genellikle karanlık ve ıssız mekânlarda geçmesi, yer yer artan gerilim müzikleriyle heyecanı yükseltse de, herhangi bir sonuca ya da küçük bir ipucuna bile bağlanmıyordu. Bir süre sonra bu durumun, film boyunca süren ama gizem yaratma çabasından öteye geçemeyen bir hâl aldığını fark ettim. Heyecanım yavaş yavaş sönerken bu belirsizlik sinir bozucu olmaya başladı. Tam “bir şeyler oluyor” dediğimiz anda ise film aniden reklam arasına girdi. Üstelik henüz yaklaşık 40 dakika geçmişti.

Ara verildiğinde filmin süresine baktık ve toplamda 1 saat 12 dakika olduğunu gördük. İşte tam bu noktada, filmin muhtemelen piyasaya yeni çıkan ve marjinal bir yapımla ses getirmek isteyen bir yönetmenin işi olduğunu düşünmeye başladım. Bu nedenle hikâyenin bağlamının, girişten gelişme kısmına bu denli yavaş aktığını fark ettim. Zaten 15 dakikalık aranın ardından filmin ilk yarısındaki sahnelerin çoğunu neredeyse unutmuştum.

İkinci yarıda olaylar biraz daha gerilim kazanmaya çalışsa da film yine bize doğrudan ya da dolaylı hiçbir şey anlatmıyor; düşündürtmüyor, tahmin ettirmiyor. Yalnızca lanetli olduğu söylenen, ormanın ortasında, sürekli yağmur altında kalan karanlık bir evde; birkaç kuşaktır insanların öksürükle seyreden bir hastalığa (ya da lanete) yakalandığını, ağızlarından kan geldiğini ve evin içinde gizemli bir “şey”in dolaştığını görüyoruz. Başrol köpeğimiz Indy’nin de bu “şey”in peşinden koştuğunu anlıyoruz. Ancak geçmişe dair bir olay, net bir bağlam ya da gizemli varlığa dair somut bir anlatım sunulmadığı için bunları anlamlandırmak oldukça zor.

İşte tam da bu noktada filmin bağlamının ve olay örgüsünün ne kadar zayıf olduğunu, buna karşın görüntülerin; kadrajların, kamera hareketlerinin, çekim tekniklerinin, renk ve ışık kullanımının ise ne kadar başarılı olduğunu fark ettim. Bir film değil, adeta bir video izlediğimi anladım.

Burada film ile video arasındaki farkı da kendimce şöyle ayırıyorum: İyi bir filmde, bir olay örgüsü eşliğinde görüntüleri izler, anlamlandırır ve sonunda bir bağlama ulaşırız. Film bize bir his, bir hikâye ve bir sonuç sunar. İyi bir videoda ise teknik açıdan doğru, göze hoş gelen görüntüler izleriz; yer yer his verir ama bir bağlam sunmasa bile “güzel bir şey izledik” duygusuyla biter.

Good Boy filmine “… gibi” dememin sebebi de tam olarak bu. Bir film olarak değerlendirdiğimizde ciddi problemleri var. Ancak video ve görüntü tarafına baktığımızda, film ekibinin hakkını da teslim etmek gerekiyor. Son dönemde izlediğim korku temalı yapımlar arasında, teknik açıdan görüntüsü en başarılı işlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Başrol Indy’nin gerçekten rol yapması (ya da bazı duyguları ve durumları gerçekten yaşaması), bir köpekle film çekme fikri, kamera ekibinin bu konudaki azmi, görüntü yönetmeninin renk ve ışık kullanımında kendini göstermesi, colorist’in başarılı işi ve elbette köpeğin eğitmenleri; ortaya teknik açıdan son derece güçlü bir iş çıkarmış.

İster hobi amaçlı izleyen biri olun, ister sektörle ilgilenin ya da amatör bir film yönetmeni olun; bence bu filme mutlaka gidin. Gidin ki yalnızca güzel görüntüler oluşturmanın bir film çekmek için yeterli olmadığını, aynı zamanda bir şeyin nasıl yapılmaması gerektiğini görüp, nasıl yapılabileceği üzerine düşünebilin.