Cihan Yıldırım yazdı...

Bloomberg HT’de İstanbul Maden İhracatçıları Birliği (İMİB) Başkanı Metin Çekiç’i dinlerken, maden meselesinin teknik bir sektör tartışması değil, Türkiye’nin ekonomik kaderine dair bir konuşma olduğunu bir kez daha düşündüm.

Eskişehirli bir sanayici olarak konuşan Çekiç’in çizdiği tablo sade: Yeraltında duran zenginlik, işlenmeden, nihai ürüne dönüşmeden gerçek zenginlik değildir.
Türkiye’nin maden potansiyeli uzun süredir “var” diye anlatılıyor.

Bu doğru… Dünyanın aradığı pek çok cevher bu topraklarda mevcut. Ama “sahip olmak” ile “kullanmak” arasındaki mesafe, bizim asıl meselemiz.
Madeni çıkarmak bir iştir. İşlemek başka iştir. Onu uçağın gövdesine, otomobilin bataryasına, rüzgâr türbininin mıknatısına, veri merkezinin çipine, savunma sisteminin alaşımına çevirmek ise bambaşka bir iştir.

Ekonomik milli mücadele tam da bu üçüncü basamakta başlar.

Tarihimizde bunun acı bir örneği var. Eskişehir’in lületaşı yıllarca Avrupa’da “Viyana taşı” olarak anıldı. Taş buradan çıktı; ünü, işlenmesi ve markası Viyana’da oluştu. Ham madde sandıklarla yola çıktı, katma değer başkasının atölyesinde kaldı.

Bu hikâye folklorik bir anı değil. Bugün hâlâ tekrar etme riskini taşıdığımız bir üretim modelinin özetidir.

Yerli uçak diyeceğiz. Yerli otomobil diyeceğiz. Yerli tren, yerli gemi, yerli füze, yerli batarya diyeceğiz. Hepsini neyle yapacağız?

Madenle…

Veri merkezi ve yapay zekâ konuşuyoruz. Onları da neyle kuracağız?

Yine madenle…

Çip, kablo, manyetik malzeme, soğutma sistemi, özel çelik, nadir toprak elementi… Modern ekonominin görünmeyen iskeleti yeraltındadır. Tarım nasıl gıda güvenliğiyse, maden de sanayi ve teknoloji güvenliğidir.

Savunma sanayii nasıl stratejikse, o sanayinin hammaddesi de en az o kadar stratejiktir. Bu yüzden madencilik, konjonktürel bir ihracat kalemi olmaktan çıkıp ekonomik bir milli mücadele alanına dönüşmüştür.

Küresel rekabet artık yalnızca fabrikada değil, maden ocağı ile fırın, rafineri ve laboratuvar arasında kuruluyor. Ham cevher satmak kolay görünen, uzun vadede pahalıya patlayan yoldur.

Asıl kazanç, o cevherin içindeki elementi ayırıp, saflaştırıp, ürüne gömmekte gizlidir. Eskişehir bu bakımdan Türkiye’nin küçük bir özeti gibidir. Lületaşıyla başlayan hikâye, borla büyümüş, nadir toprak elementleriyle yeni bir stratejik boyuta taşınmıştır. Dünya bor rezervinin çok büyük kısmı Türkiye’dedir; Eskişehir-Kırka bu zenginliğin önemli merkezlerinden biridir.

Beylikova-Sivrihisar hattındaki nadir toprak potansiyeli ise savunma, elektrikli araç, rüzgâr enerjisi ve ileri elektronik için kritik kabul edilen elementleri gündeme getirmiştir. Yani mesele yalnızca “Eskişehir zengin bir ildir” demek değildir.

Mesele, bu zenginliğin milli sanayi politikasının omurgasına oturtulup oturtulmadığıdır.

Burada iki büyük zaaf var.

Birincisi ilgisizlik… İktidar da, sektörün bir kısmı da madenciliği hâlâ yeterince stratejik görmüyor. Ruhsat, izin, algı, finansman ve mevzuat yığını içinde işler ağırlaşıyor; uzun vadeli bir “son ürün” vizyonu ise çoğu zaman ikinci plana düşüyor.

İkincisi dezenformasyon...

Madencilik, Türkiye’de yanlış ve eksik bilginin en çok dolaştığı alanlardan biri. Çevre hassasiyeti meşrudur; hatta şarttır. Ama her ocağı felaket, her ruhsatı yağma, her üretimi ihanet gibi anlatmak da başka bir körlüktür.

Gerçekçi bir ülke, hem doğayı koruyan hem madeni işleyen bir denge kurmak zorundadır. Çözüm formülü ezberdir ama uygulanması zordur: Arama, çıkarma, zenginleştirme, rafinasyon, malzeme bilimi, tasarım ve marka aynı zincirin halkaları olmalıdır.

Eti Maden’in bor kimyasallarında attığı adımlar, lityum ve nadir toprak çalışmalarındaki pilot tesisler, doğal taşta markalaşma çabaları bu zincirin parçalarıdır.

Yetmez...

Üniversite, kamu ve özel sektör aynı masaya oturmadıkça, lisanslar çoğalsa bile katma değer çoğalmaz. Türkiye’nin önünde iki yol duruyor. Biri, cevheri gemilere yükleyip “ihracat yaptık” demek. Öteki, o cevheri kendi sanayisinin damarına dönüştürmek.

Birincisi kısa vadede döviz getirir. İkincisi uzun vadede bağımsızlık üretir.

Ekonomik milli mücadele, sloganla değil; ocaktan fabrikaya uzanan bu ikinci yolda kazanılır. Lületaşının Viyana taşı olarak anıldığı günler geride kalsın.

Bundan sonra taş da, bor da, nadir toprak da, mermer de önce burada işlensin; dünyaya da kendi adımızla gitsin.

Çünkü madeni olan ülke şanslıdır. Madenini son ürüne çeviren ülke ise güçlüdür.