Eskişehir’in mevsim geçişleri eskiden keskin olurdu; yaz bir anda biter, eylül ayı kapıyı çaldığı an şehre o tanıdık, canlandırıcı serinlik inerdi. Şimdilerde ise o "eski eylül" efsaneleri, takvim yapraklarında kalan nostaljik birer hikayeye dönüştü. Küresel iklim değişikliğinin ve betonlaşmanın gölgesinde, artık Eskişehir’in eylülleri de tıpkı yaz gibi yakmaya devam ediyor.
Eskiden eylül ayının ilk haftasıyla birlikte dolaplardan kalın giysiler çıkarılır, Porsuk Çayı kenarında yürüyüş yaparken hafifçe üşümek şehrin ritminin en doğal parçasıydı. Adalar’da akşamüstü estirilen o hafif taze rüzgâr insanı hem dinlendirir hem de kışa hazırlardı. Bugün ise o saatlerde hâlâ yaz sıcağının klimalı kafelere sığınma çabasını yaşıyoruz. Köprübaşı’nda oturanlar bilir; eskiden eylül akşamlarında pencereler erken saatlerde kapatılır, içeriye mis gibi bir sonbahar kokusu dolardı. Şimdi ise camlar ardına kadar açık, vantilatörler hâlâ baş köşede dönmeye devam ediyor.
İklim krizinin getirdiği küresel ısınma elbette en büyük etken. Ancak bununla birlikte Eskişehir’i saran hızlı büyüme, yeşil alanların yerini beton yığınlarının alması ve ısı adası etkisi, şehrin o özlenen mikroklimasını da yavaş yavaş yok ediyor. Gündüzleri taş binaların hapsettiği sıcaklık, eylül gecelerinde bile şehrin üzerinden bir yorgan gibi kalkmıyor. Eylül, doğanın insana "yavaşla, dinlen ve içine dön" dediği aydır. Ancak termometreler yüksek dereceleri göstermeye devam ettikçe, ne doğa yavaşlayabiliyor ne de biz o sonbahar huzurunu tam anlamıyla hissedebiliyoruz.
Eskişehir’in eski soğuk eylüllerini özlemek sadece nostaljik bir duygu değil; aynı zamanda doğayla yeniden bağ kurma çabası. Belki takvimler eylül diyor ama mevsimler kayıyor. Bize düşen ise bu değişimin farkında olmak, şehrimizin yeşiline ve doğasına daha çok sahip çıkarak o özlenen serin günlerin gelecekte yeniden kapımızı çalmasını umut etmek. Siz de Eskişehir’in serin eylül akşamlarını özleyenlerden misiniz, yoksa bu sıcak sonbaharlar size daha mı cazip geliyor?