Cihan Yıldırım yazdı...
Depremde, orman yangınlarında, tren kazalarında, maden facialarında, yani toplumun canıyla sınandığı anlarda siyasal sorumluluk üstlenmemekte ısrarlı bir iktidar pratiği var. Buna karşılık mesele su olunca, üstelik birkaç günlük bir kesinti düzeyinde kaldığında, sorumluluk birden “karşı mahalleye” hatırlatılıyor; Oğuzhan Özen’in istifası talep ediliyor.
Su hayattır belki de ondandır!
Oysa musluktan bir–iki gün akmayan su, tek başına hayatı felç eden bir eşik değildir. Ev, kısa sürede kendi düzenini yeniden kurar: bidonlar ortaya çıkar, komşuluklar hatırlanır, gündelik hayat geçici bir uyum geliştirir. Su yokluğu elbette zorluktur ama bir “çöküş” üretmez.
Belli bir yaşın üstündekiler hatırlayacağı üzere; uzatılan bir bardak suyun ardından “Su gibi aziz ol.” denirdi.
Suyun hayatla kurduğu o sessiz ve vazgeçilmez bağın kısa bir ifadesiydi bu temenni. Bugün ise su dendiğinde akla daha çok acizlik geliyor; ya da özellikle getiriliyor. Musluktan akmayan suyun ardından, neredeyse koro halinde, su kadar “aciz” olunması isteniyor.
İşin aslı şu: Su kesintisi tek başına bir kriz değildir çoğu zaman. Ama Eskişehir’de her kesinti, “kriz” kelimesini de beraberinde getiriyor. Çünkü burada mesele suyun yokluğundan çok, suyun çağırdığı hafızadır. Çünkü, tartışma musluktan çıkıp, musluğun başındaki adama uzanıyor.
Oğuzhan Özen’in kentte bıraktığı iz devreye giriyor. Bu iz, teknik bir performans kaydından ziyade siyasal bir çağrışım deposu gibi. Ve o depo neredeyse her kesintide arıza çıkarıyor. En küçük aksama, ESKİ’yi hemen “kriz üretilecek alan” haline getirir. Uzun uzun gerekçe saymaya gerek yok: Kamu yönetiminde uzun süre “ikinci adam” olmanın kaderi biraz da budur. Dost biriktirmek kadar düşman biriktirmek de bu pozisyonun yazgısı.
Eleştirilerin tonuna bakıldığında, su artık yalnızca bir ihtiyaç değil; siyasal ve bürokratik hafızanın gündelik hayatla temas ettiği en kırılgan nokta halini almış görünüyor. Bir musluk, bir vana, bir basınç… Acizlik tam da bu temas yerinde büyür. Suya söylenen söz, çoğu zaman suya değil, Oğuzhan Özen’e söyleniyor. Gündelik bir kesinti ise hasıma bu sözleri söylemek için yeterince “haklı” bir gerekçe sunuyor.
Eski deyimdeki “aziz”lik, suyun kıymetine işaret ederken; bugün dolaşıma sokulan “acizlik”, suyun yokluğunu siyasal bir yargıya, bir hafıza muhasebesine dönüştürüyor. Aradaki fark yalnızca kelimelerde değil, hafızanın nasıl çalıştığında gizlidir. Su akmadığında, konuşan musluk değil, geçmiş olur.
Bu gözle bakıldığında elbette su hatlarının bakıma, altyapının yenilenmeye ihtiyacı vardır. Ama ısrarla dile getirilen şey, ESKİ’nin “taze kana” ihtiyacı olduğu yönündedir.
Buradan Başkan Ayşe Ünlüce’ye gelelim
Ayşe Ünlüce, kendisini Eskişehir’e kısa sayılabilecek bir sürede tanıttı.
Vefalı olduğunu gördük.
Nazik olduğunu gördük.
Bu kentin ruhuyla, Eskişehir dediğimiz o “ince ayar”la neredeyse bire bir örtüştüğünü de.
Az şey değil bunlar. Siyasetin hoyratlaştığı, nezaketin zayıflık sayıldığı, ses yükselmeden sözün duyulamadığı bir vasatta hiç az şey değil üstelik.
Ama şehir dediğimiz şey yalnızca huzur istemez; hareket de ister. Yalnızca devamlılık değil, değişim de talep eder. Ve tam burada tanıdık bir gerilim belirir: Değişim isteği ile süreklilik arzusu arasındaki çatışma.
Bugün Eskişehir’den yükselen ses, değişimi talep ediyor. Bu soru bastırılamaz; ama ancak nezaketle karşılanabilir.
Ünlüce’nin önündeki asıl sınav belki de tam burada duruyor:
Değişim talebini ürkütmeden, sürekliliği inkar etmeden; ikisini birbirine kırdırmadan bu işi kotarabilecek mi?
Veya Oğuzhan Özen, kendisini yenileyerek ESKİ gibi bir kurumu yönetmenin ne demek olduğunu yeniden mi gösterecek?