Cihan Yıldırım yazdı...
Eskişehir’in göbeğinde duran Kazım Taşkent Şeker Fabrikası, 1933’te Cumhuriyet’in erken dönem sanayi hamlesinin bir ürünü olarak kurulduğunda kentin dışındaydı.
Bugün ise mahallelerin arasında, Porsuk’a ve demiryoluna yakın, geniş bir alan olarak duruyor. Kampanya dönemlerinde yayılan koku tartışmaları, taşınma önerilerini yeniden gündeme getirdi.
Taşınma fikrine karşı çıkanlar üretimin ve istihdamın devamını, destekleyenler ise yaşanabilirliği öne çıkarıyor. Ortak nokta ise aynı: Boşalacak alan ranta kurban edilmemeli.
Bu alan, sadece “boşaltılıp satılsın” diye bekleyen bir arazi değil. Eskişehir’in sanayi kimliğini taşıyan, kentin karakterine uygun bir sanayi kültür ve sanat parkı olabilir.
Fransa’daki Parc de la Villette örneği burada yol gösterici. Paris’in kuzeydoğusunda, eski mezbaha ve hayvan pazarı arazisi üzerine kurulan 55 hektarlık park; endüstriyel geçmişini silmeden, Grande Halle gibi tarihi yapıları koruyarak bilim müzesine (Cité des Sciences), müzik ve konser mekânlarına, yeşil alanlara ve açık etkinliklere dönüştürüldü.
Bernard Tschumi’nin tasarımı, “park” kavramını doğa ile kültür, açık alan ile yapı, üretim geçmişi ile kamusal kullanım arasında yeniden kurdu.
Yılda milyonlarca ziyaretçi çekiyor; çünkü hem nefes aldırıyor hem de şehrin hafızasını görünür kılıyor.
Eskişehir için benzer bir yaklaşım, doğrudan kopya değil, yerelin kimliğiyle şekillenmeli. Fabrika alanının bir kısmı yeşil koridor olarak korunmalı; mevcut yeşil doku heba edilmeden, yürüyüş yolları, bisiklet güzergâhları ve spor alanlarıyla donatılmalı.
Açık ve kapalı konser/etkinlik alanları, Porsuk kıyısı ve kent parklarıyla alt-üst geçitlerle bağlanarak süreklilik yaratabilir. Böylece alan, kentin ortasında kopuk bir “ada” olmaktan çıkar.
Asıl farkı yaratacak unsur ise endüstriyel açık müze. Türkiye’de ilk örneklerden biri olabilir ve Eskişehir’e özgü kalır: Devrim Arabası (burada, demiryolu atölyelerinde üretilmişti), TÜRASAŞ mirasından lokomotifler ve makinist kabinleri, Vecihi Hürkuş Havacılık Parkı’ndaki uçakların bir kısmı veya maketleri, fabrikanın kendine ait tuğla bacası ve endüstriyel yapıları.
Bunlar, “sanayi kenti” iddiasını slogan olmaktan çıkarıp somutlaştırır.
Eskişehir’in demiryolu ve havacılık geçmişi (Cer Atölyesi’nden TEI’ye uzanan hat) zaten bu kimliği taşıyor; park, bu hafızayı kentin günlük hayatına geri kazandırır.
Süreç ise katılımcı olmalı.
Taşınma kararı, fizibilite, çevresel etki, üretici ve işçi görüşleri, kentsel tasarım ve kamu mülkiyetinin korunması ayrı ayrı ele alınmalı. Alanın kamusal kalması, spekülatif konut veya AVM’ye dönüşmemesi şart.
Parc de la Villette’in başarısı, endüstriyel kalıntıyı yok saymadan, onu kültürel altyapıya çevirmesinde yatıyor.
Eskişehir de aynı cesareti gösterebilir: Kokuyu ve trafik yükünü çözmek için üretim yerini değiştirirken, geride kalan araziyi kentin ortak hafızası ve nefes alanı haline getirmek.
Bu, sadece bir “proje” değil; şehrin kendi sanayi karakterini modern kamusal alana dönüştürme fırsatıdır.
Doğru kurgulanırsa hem yerel hem de ulusal ölçekte örnek olur.