Cihan Yıldırım yazdı...

Zidane neden güzel futbol oynardı, bilir misiniz? Bence güzel futbol oynama kaygısı olmadığı için. Top ayağına geldiğinde dünyanın kendisinden ne beklediğiyle ilgilenmez, ne tribüne yaranmak ne de futbol tarihine geçmek gibi bir telaş… Bir tarzı vardı. O tarzın hakkını verdiğinde futbol zaten güzelleşirdi.

Hayatta, siyasette, edebiyatta, şehirlerde de bazen böyle olur. Anlayacağınız, bazen şiir şairini bulur. Bazen de bir şehir kendi belediye başkanını... Eskişehir, kendi belediye başkanını buldu ve ilerliyor.

Şimdi temsil etmek dediğimiz şeyi biraz hafife alıyoruz bizler. Sanıyoruz ki temsil, güzel giyinmek, düzgün konuşmak, protokolde nerede duracağını bilmek, bir de kürsüye çıkınca dinleyenleri mest etmek... İnanın bana öyle değil.

Temsil dediğiniz şey, insanın kendisinden büyük bir şeyi taşıyabilme kabiliyetidir. Bir ülkeyi, bir şehri, bir kurumu, bir halkı, bir cemiyeti... Az buz iş değil yani.
Sırf temsil kabiliyeti olmayan insanların eline düştüğü için harap olmuş ülkeler, bitap düşmüş kurumlar, birbirine düşman edilmiş toplumlar var. Bakın bir çevrenize. Oturup kalkmasını, konuşmasını da susmasını da bilmek gerekiyor. Muhatabının sınırlarını çizmek kadar kendi sınırlarını bilmek de mühim. Hukuku yalnızca işine geldiğinde değil, kendi aleyhine işlediğinde de koruyabilmek; duygularını inkâr etmeden kararlarını duygularının esiri etmemek de olmalı.

Ama bütün bunlardan daha mühim bir şey varsa, o da bunları yaparken iyi görünmeye çalışmamaktır. Çünkü iyi yöneticilik bir gösteri değil; karakter, yetişme, kendini eğitme, etik ve ahlak meselesidir. Her hareketin arkasında bir hesap, her sözün altında bir kaygı, her suskunluğun içinde bir pazarlık varsa oradan yöneticilik değil, olsa olsa oyunculuk çıkar.

Üstelik öyle bir oyunculuk ki seyircinin olmadığı yerde, sahnenin az ilerisinde insan rolden çıkıverir. Ayşe Ünlüce ya şehrin her milimini sahne edinmiş ya da gerçekten olduğu gibi biri. Ben ikincisine daha yakınım.

Kendisine biçilen rolü oynamıyor, kendi duruşunu ortaya koyuyor. O duruş, siyasetçi kesilenlerin pek çoğundan daha fazla siyaset, daha fazla hizmet üretiyor. Ünlüce, yalnızca Eskişehir'e değil, memlekete de iyi yöneticiliğin nasıl bir şey olabileceğine dair bir cevap veriyor. Üstelik kimseye ders vermeye kalkışmadan...
Gelelim ring meselesine. Ünlüce ilk kez ringe çıktı. YENİ Parti'nin Odunpazarı ilçe başkanlığı seçimi öncesinde bir söz söyledi: "Bir oyum var, o da Cevahir Hanım'a."
O sözle birlikte bugüne kadar uzak durduğu parti içi çekişmenin ortasında buldu kendisini. Ama ringe çıkınca eline boks eldivenlerini geçirmedi. Kimseye yumruk atmadı, kimseyi yere sermeye kalkışmadı.

O ringin de hakemi olmayı başardı. Çünkü meseleye yalnızca Rahmi Çınar ile Emine Cevahir Çalıkuşu Yazıcı arasındaki bir ilçe başkanlığı yarışı olarak değil, siyasetin akılla mı, hırsla mı yapılacağı meselesi olarak baktı. Eskişehir'de YENİ Partilisinden CHP'lisine, gazetecisinden sivil toplum temsilcisine kadar pek çok kişinin Çınar'ın adaylığına ciddi itirazlar yükselttiği bir ortamda, yalnızca bir oyunun rengini açıkladı. Ne fazlasını istedi ne de o bir oyu bütün sandığın iradesi yerine koymaya kalktı.
Sonuçta yıllardır siyasetin içinde olan Rahmi Çınar karşısında Emine Cevahir Çalıkuşu Yazıcı üç oy farkla kazandı. Ünlüce, rekabeti kişisel hesaplaşmaya dönüştürmeden, sandıktan çıkan iradeyi yok saymadan, tarafların birbirini tüketmesine fırsat vermeden dengeyi korudu.

Çünkü bir belediye başkanının temsil ettiği şehir, mensubu olduğu partiden; bir siyasi partinin geleceği de herhangi bir kişinin hırsından büyüktür. Ünlüce bunun farkında. Başkasının hırsına geçit vermediği gibi kendi hırsını da ringin ortasına bırakmadı. Bence asıl maharet burada.

Siyasette herkesin bir tarafı vardır elbette. Tarafsızlık diye pazarlanan şeyin altında da çoğu zaman başka bir tarafın hesabı çıkar. Mesele tarafsız olmak değil, taraf olduğunuz yerde adaleti kaybetmemektir. Bizim memlekette siyasetçinin hakem olması pek alışıldık bir şey değildir. Genellikle düdüğü eline alan ilk fırsatta formayı da giyer. Bazıları işi ilerletir; hem penaltıyı kullanır hem kaleye geçer hem de golü kendi adına yazdırır.

Sonra da adına demokrasi der! Ünlüce'nin farkı, bana kalırsa bu alışkanlığın dışına çıkabilmesinde. Çünkü otorite her zaman ses yükseltmekten doğmaz. Bazen herkes bağırırken sesini yükseltmeye ihtiyaç duymamaktır asıl otorite.

Zidane'a dönelim. Top onun ayağına geldiğinde oyun bir anlığına yavaşlardı. Çünkü ne yapacağını bilirdi. Daha önemlisi, ne yapmayacağını da... Siyasette de maharet biraz budur. Her gelen topa vurmak zorunda değilsiniz. Bazen tutarsınız, bazen oyunun yönünü değiştirirsiniz, bazen de hiç dokunmazsınız.
Mesele her pozisyonda görünmek değil, oyunun aklını koruyabilmektir. Ayşe Ünlüce ilk kez çıktığı ringde bunu gösterdi. Boks eldivenlerini giymeden de güçlü olunabileceğini, bir tarafın yanında dururken hakkaniyetin karşısına geçmek zorunda olmadığınızı... Ve belki de en önemlisi, bir şehri yönetmenin her kavgayı kazanmak değil, o şehri kavgaların esiri olmaktan korumak olduğunu.

Şiir şairini bulur bazen, demiştik. Bazen şehir de yöneticisini bulur. Bize düşen ise, birbirlerini bulduklarında o ahengi bozmamak…