Dün markette, elinde iki ekmek ve birkaç domates tutan bir amcayla karşılaştım. Gözlerinde, yılların yorgunluğuna karışmış sessiz bir arayış vardı. Peynir reyonuna doğru yaklaştı, mahcup ama tutunmaya çalışan bir ses tonuyla sordu:
“Burada en ucuz ne var?”
Etiketi gösterdim: 49 lira 50 kuruş.
Eline bile almadı. Sadece fiyatı duyduğu an gözlerini kaçırdı, yavaşça başını salladı ve “Kalsın” dedi. Ne kadar ısrar ettiysem de o peyniri aldıramadım. Ağır adımlarla kasaya doğru ilerledi. Fakat hikayenin en can yakan kısmı henüz yaşanmamıştı.
Kasaya vardığında, elindeki o birkaç domatese bile parasının yetmediğini öğrendi. Birkaç yüz gramlık domatesi kasada bırakıp sessizce marketten çıkmaya yelken açtı. Arkasından koştum. O peyniri de domatesi de aldırmak için zor bela ikna ettim. Yüzündeki o mahcubiyet, minnetle karışık o çaresizlik oturdu içime.
Günün sonunda marketten ayrılırken düşündüğüm tek bir şey vardı: Ömrünü çalışarak, bu ülkeye emek vererek geçirmiş emekli bir vatandaşımız, 49.50 liralık bir peyniri ve iki domatesi alamayacak noktaya geldiyse, biz nerede yanlış yaptık?
Bu sadece dün akşam bir markette yaşanan münferit bir olay değil. Bu, sokaklarda, semt pazarlarında, mahalle bakkallarında her gün sessiz sedasız yaşanan kitlesel bir dramın küçük bir kesiti.
Bizler rakamları, enflasyon oranlarını, maaş zamlarını büyük büyük ekranlarda, süslü grafiklerle tartışırken; gerçek hayat 49 lira 50 kuruşluk bir peynir etiketinde kilitlenip kalıyor. İnsanların temel besin maddelerine erişirken yaşadığı o gurur kırıcı anlar, hiçbir istatistik tablosuna sığmıyor.
Bir toplumun gelişmişliği, yetiştirdiği emeklisine verdiği değerle ve ona sunduğu yaşam kalitesiyle ölçülür. Yıllarca alın teri dökmüş, çocuk büyütmüş, vergisini ödemiş bir insanın, ömrünün son baharında mutfak alışverişinde hesap yaparken ezilmesi, sadece bir ekonomik kriz meselesi değildir; bu, toplumsal vicdanın sınandığı bir kırılma noktasıdır.