McDonald's'ın açıldığı gün 'eyvah bu iş bitti' dedim!

Eskişehir’de 44 yıl önce Hamamyolu’nda yedi metrekarelik bir dükkânda başlayan Türkiye’nin ilk hamburgercisinin hikayesini Kurucusu Fuat Gürcüoğlu anlattı. Pino ismi nereden geliyor? İlk hamburger nasıl yapıldı?

ESKİŞEHİR 19.05.2022, 19:52
McDonald's'ın açıldığı gün 'eyvah bu iş bitti' dedim!
banner11
banner223

Dükkanı açarken kimden borç aldı? Nasıl bir tanıtım kampanyası yapıldı? Şehir dışına açılan şubeler… Mc Donalds’ın geldiği ilk gün… Dede-torun ziyaretleri ve daha fazlası… Gürcüoğlu, Sedef Medya Grup Başkanı Cihan Yıldırım’a anlattı.

İnsanların yemek yiyerek sosyalleşeceği alanlar kısıtlıydı

Türkiye’de hamburger adı bile anılmazken böyle bir şeyi niye yaptım? 1978 senesinde ben mezun olmuştum. Akademi’de de asistanlık görevime başladım. O dönemlerde sosyalleşme için evet, Kılıçoğlu Sineması var ama insanların oturup yemek yiyeceği, sohbet edeceği alanlar o kadar sınırlıydı ki… Bir Göksu Lokantası vardı, sulu yemek yapardı. Öğrencilerin falan tercih ettiği bir yerdi. Venedik Pastanesi vardı, Madımak Pastanesi vardı. Bir iki tek tük böyle dört beş nokta…

Hiçbir zaman hamburger yapacağız diye yola çıkmadım

Ayaküstü yemek yiyecek yerler ne yazık ki yoktu. Aslında İstanbul, Ankara gibi metropol kentlerde de buna benzer eksiklikler vardı. Ben de ‘Neden ucuz bir yemek stiliyle, yoğun talep görebilecek bir yer açmıyorum?’ diye kafamda tasarımlarda bulunuyordum. Ama hiçbir zaman hamburger yapacağız diye doğrusu yola çıkmadım. Çok açık ve net söylemem gerekir. Önce dedim ki; ‘Tost yapılır, sosisli sandviç yapılır’ falan… Goralı vardı; ekmeğin arasına sosis ve Rus salatası koyardın. Çok da hoşuma giderdi. Ona benzer bir yer açalım dedik.

Bu parayı bana ödünç verir misin?

Derken Hamamyolu’nda bir yer bulduk. Tesadüf ki; bu arada bizim Valide Hanım emekliye ayrıldı Maliye Bakanlığından. 30 bin lira ikramiye aldı. Ben de dedim ki; ‘Bu parayı bana ödünç verir misin?’ Eksik olmasın, o da bu parayı bana verdi. O zamanlar ekonomik anlamda, böyle bankaya gidip de ‘Ben kredi istiyorum’ falan demek ve kredi temin etmek deveye hendek atlatmaktı. Çok zor… Dışarıdan finans oluşturacaksın, kimse kimseye güvenmiyor. Açık hesap falan diye bir şey yok. Çek yok. Nakit parayla işlerini görüyorsun sen.

İki binanın arasında, üstü ondulinle kapatılmış bir yer

Hamamyolu’nda iki binanın arasında, üstü ondulinle kapatılmış bir yer bulduk. Eskiden çay ocağıymış orası. Hamamyollu popülerliğiyle öne çıkıyordu. Bu Doktorlar Caddesi’nde bir şey yok… İşte burada Kanatlı Un Fabrikası, buralar bomboş… Şehir burada bitiyordu. Bir tek Arı Sineması vardı. İnsanlar hatta gelirdi buraya kadar, gezinti yapardı. Sonra geri dönerdi. Pino ikinci şubesini Akbank’ın biraz ilerisinde açmıştı önce 1983’de… Dolayısıyla Pino’nun önünde kesilmeye başladı yürüyüşler…

‘Sen kafayı kitlemişsin’

1983 yılında, açılıştan dört yıl sonra biraz da müşterilerimizin zoruyla; ‘Daha büyük bir yere geçin, ayakta yemek yemek zor’ falan dedikleri için buraya gelmiştim. Ben çok ciddi bir kira ödeyerek, bir doktorun eski, tek katlı evini restore edip Pino haline getirdim. İkinci şubeydi… O zaman esnaflar bana şunu dedi; ‘Sen kafayı kitlemişsin.’ ‘Burada ne iş yapacaksın?’ İşte; ‘Hamburger satacağım.’ ‘Buraya hastalar gelir’ dediler. Bilmedikleri bir şey vardı, o da şu; üniversite öğrencileri Kanatlı’nın orada otobüsten inip şehre oradan dağılıyordu ve benim önümden geçiyorlardı.

İngiltere’den hamburger fotoğrafı gelir

Orada (Hamamyolu) dükkân bulmak zor… Çünkü hep muhafazakâr, gelenekselci esnaflar vardı. Hayat hakikaten o zaman için son derece ‘mutluluk’ ortamı içerisinde gelişiyordu. Dediğim gibi; çek yok, bilmem ne yok, borçlanma yok… İnsanlar daha tedbirli, daha dikkatli… Güvene dayalı bir ticaret sistemi oluşmuştu. Dükkânı yaparken çok tesadüf; benim aslan arkadaşlarımdan bir tanesi İngiltere’ye gitmişti. ‘Böyle böyle bir şey yapacağım. Sandviç, tost dükkânı açacağım. Bana orada birtakım görseller varsa kullanmak adına toplayabilir misin?’ diye… O da bana bir İngiliz hamburger markasının fotoğrafını getirdi. Çok güzel bir fotoğraftı o…

Hamburger bu mu?

Baktım; iki yuvarlak ekmeğin arasında bir köfte… ‘Hamburger bu mu?’ dedim. ‘Evet, bu’ dediler. Ya, millet orada bunu yiyor. ‘Nasıl pişiyor?’ İşte anlattı bana; ‘Düz bir palet üzerinde aldığın kıymayı yapıyorsun. Sonra iki ekmeğin arasına koyuyorsun. Sosluyorsun. İçine soğan moğan bir şeyler koyuyorsun; adı hamburger…’ Bir de bizde köfte ekmek alışkanlığı var… Eskiden bayağı akşamları hınca hınç… Köfteci Ali o zaman seyyar arabada… İstasyon Caddesi’nde, o sokak aralarında beş altı tane köfteci vardı. Onlar gece gündüz sürekli köfte ekmek satarlardı.

Hamburger tezgâhına ilk örnek olacak ürünü yaptık

O zaman dedik ki; ‘Biz bunu modernize edelim.’ Hanımla oturduk, evde denemelere başladık. İçine baharatlar, soslar… Rus salatası, bilmem ne… Derken ortaya bir şey çıktı… Dedik; ‘Bu olacak.’ Bunu nerede yapacağız? O zaman bu mutfak teknolojisi yok ki… İnoksan falan tencere, kap kacak bir şeyler yapıyordu… ‘Biz bunu kendi sanayimizde halleder miyiz?’ Nejat diye bir kuzenim vardı. O dedi ki; ‘Sanayiye gideriz. Üzerine ocaktan falan güzel bir şey…’ Tanımladığımız şekilde adamlar yaptılar. Bayağı bildiğimiz bugün açıkçası hamburger tezgâhına ilk örnek olacak ürünü yaptık.

Dükkânın dekorasyonuna çok önem veriyordum

Dükkân toplam 7 metrekare bir alanda, iki duvar arasında sıkıştırılmış, üstü ondülinle kaplı minik bir yer… Ben dükkânın dekorasyonuna çok önem veriyordum. Kesinlikle duvarlardaki resimler olsun, heykeller olsun; hep orijinal, emek sarf edilerek, çok değerli sanatçılar tarafından hazırlanmış şeylerdir. Mesela Hakan Esmer, bugün uluslararası ismi olan bir kardeşimiz resim konusunda… Onun en az 30 tane yağlı boya resmi var bende…

Bu çılgınlık…

1978’te ne yaptım? Yüksel Tanakıncı… Kulağı çınlasın, izini kaybettim. Dedim ki; ‘Duvarlarda rölyef yapabilir misin?’ Ressamdı… ‘Tamam, yaparım’ dedi. Suntanın üzerine alçılar döktü. Üzerine garip, soyut… Yani o dönemlerde soyut resimler tartışılır şeylerdi… Eskişehir için söylüyorum. 30 bin lira Valideden aldığım paranın 17 bin 500 lirasını duvardaki rölyeflere verdim... Bu çılgınlık… Ama o resimler bana ciddi anlamda; kentin rafine tipleri diyeyim… Biraz böyle sanatı önemseyen, değer veren… Mesela; subaylar olsun, doktorlar olsun…

Doktorlar’da en az 150 kişiye selam verirdim

1987-1988’de biz, uluslararası fast food’cuların Türkiye’ye geleceğini artık duymaya başladık. Liberalleşmeyle, kapitalizmle beraber Coca Cola, bilmem ne falan devreye giriyor; kapılar açılıyor. İlk giren de Mc Donald’s oluyor… Çin’de de böyle oldu, Rusya’da da böyle oldu, Türkiye’de de böyle oldu. Biz burada farklı yöntemlerle... Yani; birebir insanlarla diyalog halindeydik. Ben Doktorlar Caddesi’nde yürürken en az 150 kişiye selam verirdim… En az 150 kişiye… Çünkü herkes bir şekilde uğrayıp bizden ürün almıştır, muhabbet etmişizdir. Benim hem akademisyen olmamdan kaynaklı bir tanışıklık hem de iş yerinde çok önem verdiğim birebir, yüz yüze ilişkiler… Çok önemliydi... Ben olmasam babam, babam olmasa eşim mutlaka bu görevi yerine getiriyordu. Biz o yüz yüze, birebir ilişkilerle Eskişehirlinin bize aidiyet duygusu oluşturmasına, bize sahip çıkmasına altyapı oluşturduk.

Rakiplerimiz bir badana boya, iki üç masayla iş yapmaya kalkıyordu

Hamburgerimiz evet, belki lezzet açısından sıkıntısı olmayan bir ürün ama sadece o değildi. Müziğiyle, dekorasyonuyla… Çünkü bizim rakiplerimiz burada bir badana boya, iki üç masayla falan bu işi yapmaya kalkıyordu ama biz ciddi sanatçıların, mimarların işlediği bir dükkâna giriyorduk. Bu bir de akademisyenliğin vermiş olduğu bir vizyon ve görüş de önemli.

,

İki üç hamle sonrasını planlıyorduk

Hamlelerimizi hep böyle satranç taşı gibi, iki üç hamle sonrasını planlıyorduk. İletişim Bilimleri Fakültesi’nde hoca olmak… O zaman da doktorama başlamıştım. Öğretim görevlisi olarak hayata bir taraftan devam ediyordum. Çünkü ben 1989’da ayrıldım üniversiteden. Onun görüşleri de var. Daha iletişim adı da o zamanlar çok yeni… Ama biz onun kültürüyle, reklam üzerinde, halkla ilişkiler konusunda da çok dış kaynaklı kitaplar okuduğumuzdan, çok değerli hocalardan ders aldığımızdan dolu doluyduk bazı konularda…

‘Fuat Burger’ desen olmayacak…

1978 senesinde ilk yerlerin hazırlığını falan yapıyoruz. Ya, bir de buraya bir isim lazım… ‘Fuat Burger’ desen olmayacak, ‘Gürcüoğlu Limited Şirketi Burger’ desem olmayacak… O dönemlerde de bir yabancı marka akımı vardı ülkede. Yabancı isim koyma konusunda bir yarış vardı. İnsanlar liberalizmin getirmiş olduğu genişleme şeyinde sanki altını oluşturuyorlardı. Biz de isim olarak eşimle düşündük. O ara erkek parfümü Pino çok meşhur… Kozalak şeklinde… Ben de kullanıyorum onu… Biz de dedik ki; ‘Bu Pino, akılda kalıcı bir şey.’ Evet, belki hamburgerle falan ilgisi yok ama Pino, tek başına söylediğinde bir şey çağrıştırıyor; böyle sevimlilik çağrıştırıyor. Biraz da iletişim kültürü var ya; en kestirmeden Pino ismi akılda kalıcı bir şey diye düşündük. Karar verdik.

Kâğıtlara Pino yazdık

Bir hafta boyunca dükkânı açmadan önce, bir A5 boyutunda kâğıtlara Pino yazdık sadece. Pino… Ve Hamamyolu’nda önümüze gelene dağıttık. Hiçbir şey yazmıyor; Pino… Millet bakıyor; ‘Ne len bu?’ diyor. ‘Pino, fino’ falan demeye başladılar. Kimisi ‘Veterinerlikle, hayvanlarla ilgili bir şey mi?’ falan diye düşündü. Böyle kendi aralarında sufle ede ede Pino’nun ismini daha ilk günlerden insanların kafasında oluşturmaya başladık. Akabinde ‘Pino açılıyor’ demeye başladık. Sonra üçüncü aşamada da ‘Acıktıysanız Pino’ya bekliyoruz’ dedik. Bu kâğıtlar böyle dolaşmaya başladı. Ama iktisat-maliye kökenliyim. Lisansım oradan. İletişim doktorası yaptım. Dolayısıyla bunların harmanlanmasıyla ortaya böyle bilinçaltı dürtüler çıkıyor.

Bizim jenerasyon memur kafalıydı

Bizim jenerasyon yeniliğe çok açık olan bir jenerasyon değildi. Muhafazakâr bir yapı vardı. Geçmişe dayalı olan… Memur kafalıydı… Herkes memur olmak istiyordu. Olma imkânı vardı, memur oluyorduk. Emekli olan memurlar iş yeri yapmaya çalışıyordu; ağızlarına yüzlerine bulaştırıyorlardı. Altyapıları olmadığı için… Ama ondan sonraki kuşak tabi ki ticarete daha yatkın, bir de ülke ekonomisinin getirmiş olduğu koşullar çerçevesinde kredi olanakları ve dünyanın biraz daha ayağımıza gelmiş olması… Yani Mc Luhan’ın dediği gibi; büyük köy haline geldi dünya… Senin Avusturya’da gördüğün bir şey artık önüne çıkıyor; televizyonlar aracılığıyla falan… Böyle tabi hafif hafif girişimciler, babalarının yerine daha toplumun karşısında biraz daha prestij sağlayacak iş yerlerine dönüşmeye başladı.

Taklitçilik başladı

Bir dönem böyle devam etti; Yenilikçi dönem… İstanbul’da, Ankara’da, Eskişehir’de falan… Ama sonra taklitçilik başladı. Onun bunun yaptığı işleri herkes yapmaya başladı. Dolayısıyla ne oluyor? Yatırım yapılıyor, yeterince bir birikim sağlanamadığı için kısa süre içerisinde de kaybolup batıp gidiyorlar. Sermaye de yok… Çünkü borçlanma imkânı artınca insanlar babalarının evlerini sattı, bankalardan kredi aldı… Dolayısıyla bir çözünme görüyordum son zamanlarda.

Bir köfteyi evde yapma muhafazakârlığını gösterip…

İyi bir girişimcinin bir kere özgün şeyler arayıp bulması lazım. Yaptığı bu çalışmalarda da mutlaka ve mutlaka sahiplenme duygusunun yoğun olması lazım. Sevmesi lazım işini… Yıllarca biz eşimle beraber bir köfteyi evde yapma muhafazakârlığını gösterip semeresini aldık. Yani düşünün; akademisyenim… Eşim öğretmen. Emekliliğimiz garanti. Ama gelecek açısından baktığımızda da ciddi ekonomik darlığın yaşanacağını, onlarla bir yere varamayacağımızı bildiğim için bu tür şeye asıldık. Ticarette de bu çok önemli. Bunlar beylik laflardır ama gerçekten işinize sevgi katmadığınız sürece, sevginizi karşı tarafa hissettirmediğiniz sürece başarılı olmanız mümkün değil.

Beni dışarı atmaya çalışıyorlar!

Senede beş kez yurtdışına çıkarım. Pandemide ne yazık ki çıkamadım. Kara Avrupa… Yani benim hemen hemen… Geçenlerde her gittiğim yerden çan alırım ben; anılarda kalsın diye… Torunlara saklamaları için… 68 tane ülkeye gitmişim. Aktif olarak işin başındayım. Tabi 68 yaşında olmak da ayrı bir şey de; hoş bir şey… Her yaşı güzel yaşamak çok ayrı bir şey… Büyük oğlum var Murat; o işlerle, Pino’larla daha haşır neşir vaziyette. Küçük oğlum iç mimar. O da zaman zaman yaptığımız inşaatlarla ilgileniyor. İşte iş yeri dekorasyonları… İstanbul’da yaşıyor. Ama beni dışarı atmaya çalışıyorlar, atmaya çalışmıyorlar değil (gülüyor). ‘Baba yaşlandın’ gibi… Ama şu da bir gerçek; personelle de benim… Benim çok eski personellerim var. O da bir avantaj. Benim emekliye ayırdığım yedi tane personelim var. Ayrıca 15 sene üstü en az 10 tane personelim var. Tazminatlarını falan hiç aksatmadan ödüyorum. Onlar da bir aidiyet duygusu içerisinde. Kendi iş yerleriymiş gibi çalışıyorlar. Bu da benim için büyük bir avantaj.

Kütahya ve Bursa’ya şube denemesi

84 veya 85’lerde farkında olmadan, Amerika’ya yeniden keşfedercesine birisi geldi bayilik istedi ve biz Kütahya’ya verdik. O ilk girişim bize çok şeyler kazandırdı. Bizim istediğimiz gibi işletilmemeye başladı. İşler iyiydi ama meğer arkadaş orayı sosyalleşme ortamı yaratalım, eğlenelim falan gibi oluşturduğu bir yer. Markanın arkasına sığınmaya çalışan bir kişi gibi gördük. Bunun üzerine bu iş uzaktan kumandayla olmaz. O zaman iletişim de sıkıntılı, telefon bile yok. İletişimi PTT’den sağlıyoruz. Derhal kapansın dedik ve kapattık. Yaklaşık bir sene sürdü… İyi ki de kapatmışız. Sonra ikinci denemeyi de 2001’de Bursa’da yaptık. As Merkez yeni açılmış, çok hareketli bir yer. Orada da bir avukat arkadaş geldi. Orada açtık fakat bir anda kriz patladı. Kiralar bir anda üç misli… 2001 krizi… Setbaşı’nda ikinci şubeyi açtık desteklesin diye… İki buçuk sene sürdü, sonuç alamadık. Kapattık… Türkiye’de her 10 yılda bir hadise yaşanıyor kardeşim. Ülkenin geleceğiyle ilgili zaman zaman duyduğumuz kaygılar beni Eskişehir dışına çıkma konusunda tereddütlere sevk etti.

100 şube olsaydı Pino diye bir şey kalmazdı

Şu pandemi döneminde 100 tane şubem olsaydı Pino diye bir şey kalmazdı. Şehir dışında kontrolü zor, elemanı zor, çok büyük bir organizasyon… Bir ekonomist olarak büyümenin Türkiye’de bir ezaya cezaya dönüştüğünü bilen bir insanım. Çok fazla büyümenin… Pandemi döneminde mutlu olmayan, dükkanı kapanan anahtarı getirip teslim edecekti bana. Onun için bana lokal kahraman olmak daha mantıklı geliyor bana. Espark’ı işleten ECE Grup bizim Pino’nun cirolarını görünce ilk zamanlarda ‘Kim bunlar’ diyor. Burger King var, Mc Donalds var… Onlar lokal hero yani lokal kahraman diye nitelendiriliyorlar.

Dede-torun gelmeye başladı

Bizim artık öğrenci ile de işimiz kalmadı fazla. Öğrenci artık sokak aralarında yeni nesil hamburgerciler, ufak tefek şeyler falan orada daha fazla vakit geçiriyorlar. Onları da takdir ediyorum. Güzel markalar oluştu Eskişehir’de. Eskişehir ciddi nüfusa sahip. Onlara da yeter bize de yeter. Bizde artık karın doyuruyorlar. Karın doyurup kalkıp gidiyorlar. Bizde çocuklu aileler artmaya başladı. Pino’ya dede-torun gelmeye başladı. Yabancılar gelmeye başladı. Botlarla gezenler…

78’de ürün neyse şu anda aynı

Bizim ürünler sanki millete pahalı gelmeye başladı sanki… Bence değil… Kullandığımız malzemeden ödün vermiyoruz. 78 senesinde ürün neyse şu anda aynı ürün. Önemli olan da bunu yakalamak. Ekmeğimizde halen katkı maddesi yok. Etimizde katkı maddesi yok. Özel alımlar yapıyoruz. Taze ürünler kullanıyoruz. Özel soslarımız, özel Rus salatamız var. Hepsi taze hepsi günlük olmak zorunda. Yoksa yok olup gidersiniz.

Mc Donalds’ın açıldığı gün neler yaşandı?

Mc Donalds İstanbul’a gelmiş, tam tam ayak sesleri duyuluyor. Tabi kıskançlıklar da var, acaba Fuat Pino ne yapacak? Pino’nun acaba sonu gelebilir mi? Biz Kanatlı’nın karşısındaki mevcut yere gittik. Bina yıkıldığı için taşınmak zorunda kalmıştık. Mc Donalds da benim boşalttığım yere geldi. Dünya Gazetesi’nden arkadaş geldi bana “Fuat Bey siz şu ana kadar bütün yerli firmaları alt ettiniz. Ama şu anda karşınızda bir dev var, ne yapmayı planlıyorsunuz? Aslında çok ciddi endişeler taşımakla beraber kendimi dik tutmaya çalıştım. Ve ‘Bence daha iyi olacak’ dedim. Bu insanlar hamburger konusunda halkla ilişkiler çalışması yapacaklar dedim. Yeni bir kültür, yeni bir jenerasyon oluşturacaklar bende nasibimi alacağım. Mc Donalds açıldı, çocukları gönderdim durum nasıl diye… Önü kalabalık, tıpkı Çin’de yeni açıldığında olduğu gibi… Bizim normalde 11.00’de dükkan kalabalık olur, servise başlarken 12.00 oldu kimse yok ortada. Eyvah dedim, herhalde bu iş sarpa sarıyor dedim. Fakat enteresan bi şey oldu. İşte o zaman Eskişehirlinin milliyetçi duygusu, kentin değerlerini önemsemesi bir anda kendini gösterdi. Hiç unutmuyorum saat 12.00’de dükkana gelmeyen, sadece paket söyleyen rahmetli dişçi Yalçın, Nejat Banaz’ın damadı… İki çocuğu ve eşiyle beraber geldi ve “Fuat korkmaz biz arkandayız arkadaş” dedi. Halil İbrahim bereketi derler ya, arkadan başladı, dükkan doldu taştı… Çok komik bi şeyde var… Mc Donalds’a lik kez gidenler var. Mc Donalds’ın hamburgerleri ufak o zaman, içinde minicik köfte, sos sıkıyorlar veriyorlar. Açıyorlar ‘hani bunun Rus salatası’ diyorlar. Çünkü Pino’nun Rus salatasına, turşusuna alışmış… Adamlar ‘Bizde Rus salatası olmaz’ diyor. Bu ne ya deyip, benim dükkana geliyorlar. O gün ‘eyvah bu iş bitti’ dediğim bir anda durum farklı bir boyuta geldi.

Yorumlar (0)
26
açık

Gelişmelerden Haberdar Olun

@