Eğitim Bir-Sen 1 No’lu Eskişehir Şube Başkanı İbrahim Akar, eğitim gündemine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. EskiSehir Net’te yayınlanan “20 Dakika” programına konuk olan Akar, müfredat değişikliği tartışmalarından öğretmenlerin ekonomik taleplerine, okul güvenliğinden sendikal haklara kadar birçok konuya değindi.
"Müfredat elbette güncellenecek"
Eğitim Bir-Sen 1 No’lu Eskişehir Şube Başkanı İbrahim Akar, “Müfredat ya da sistem değişikliği derken, şunu bir defa iyi bir şekilde ifade etmemiz lazım. Bir yanlış anlaşılma ya da başka niyetlerle ifade edilen durumlar ortaya çıkabiliyor. Yani müfredat değişikliği ya da eğitim programı değişikliği dediğimiz şey; bizim matematikteki formülleri, fen bilgisindeki deneyleri, deneylerin formüllerini, coğrafyadaki akarsuları, nehirleri, gölleri, dağları ya da sosyal bilgilerdeki savaşların tarihlerini, sonuçlarını, nedenlerini; bunları değiştirmemiz anlamına gelmiyor. Eğitim dediğimiz şey dinamik bir yapı. İster istemez çağın gereklerine göre eğitim ihtiyaçları da buna göre değişiyor. Çünkü eğitim alan öğrencinin, eğitim talep eden talebenin ihtiyaçları haliyle çağın durumuna göre, ihtiyaçlarına göre değişiyor ve eğitim de kendini mecburen güncellemek, yenilemek zorunda. Bunu ortaya koyan kişiler, bunu planlayan kişiler de ister istemez bu dinamik yapıya ayak uydurmak mecburiyetinde. Mesela kendi çocukluğumuzdan örnek vereyim. Sosyal Bilgiler dersinde ya da Hayat Bilgisi dersinde kış hazırlıkları işlenirdi. Mesela işte odun alınır, kömürlükte kömür yığılır, kışlık kazak örülür, çorap örülür vesaire. Bu tarz şeylerden bahsederdik. Şimdi bakıyorsunuz, çocuklara anlatsak desek ki; odun kış hazırlığı, kömürlük... Yani kömürlük diye bir tanım çocuklarda yok, hiçbiri kalmadı. Ya da mesela çorap, kazak ören artık babaannelerimiz, anneannelerimiz bile kalmadı, bırakın annelerimizi. Dolayısıyla o dönemin, çağın içinde bulunduğu değerlerle şimdiki durum değişiyor ve ister istemez eğitim de kendini güncellemek, müfredatını, programlarını bu şekilde yenilemek durumunda. Enerjiden bahsediyoruz; aydınlatma, elektrik, elektrik santralleri... Bugün bakıyorsunuz nükleer santraller, rüzgar tribünleri, hidroelektrik santraller; ama bakıyorsunuz yenilenebilir enerji diye enerji hayatımıza girdi. Güneş panelleri, rüzgar tribünleri vesaire... Şimdi sistemin içerisine bu dahil edilmek zorunda. Tarih, Sosyal Bilgiler işte nereye kadar geliyordu? Yakın tarih, İnkılap Tarihi'ne kadar geliyordu. Ondan sonrası yoktu, bunların eklenmek zorunda olması... Diğer taraftan değerler eğitimi bizim ahlak eğitimimiz, kültürel eğitimimiz, değerler eğitimimiz eğitimin içerisine, müfredatın içerisine konuluyor, yer alıyor. Bunların ihtiyacı var, bu çocuklarımızın, bizim geleceğimiz olan nesillerin yetiştirilmesinde bu değerler eğitiminin de eğitimin içerisinde, derslerin içerisinde yer alması gerekiyor. Belli başlı konuların sadeleştirilmesi, belli başlı konuların biraz daha yoğunluğunun artırılması, bu dengenin sağlanması gerekiyor. Bu yönde yapılan müfredat değişiklikleri elbette ki olacaktır ama bunu topyekûn her şeyi değiştirip başka bir şeyi ortaya koymak gibi de düşünmeyelim” diye konuştu.
"Sınav sistemi bizi en çok yoran nokta"
Akar, “Belki de bizim en çok bizi meşgul eden, bizi en çok yoran ve eğitimi en çok belki de çıkmaza sokan yeri işin burası. Evet, bir eğitim dediğimiz şey belirli bilginin verilmesi, bu bilginin beceriye dönüşmesi ve bunun sonucunun öğrenciden alınması; böyle bir süreç yaşıyoruz. Sonucun öğrenciden alınması kısmı, yani değerlendirme kısmına geldiğimizde, sınav diye bir hakikat maalesef dağ gibi tüm öğrencilerin karşısına gelip dikiliyor. Siz hangi modeli getirirseniz getirin, hangi müfredatın en iyi, en uygununu bulursanız bulun, emin olun bu sınav ve öğrenci seçme değerlendirme sistemi olduğu sürece biz ne dersanelerden kurtulabileceğiz, biz ne test kitaplarından kurtulabileceğiz, biz ne ödevlerden kurtarabileceğiz çocuklarımızı, biz ne özel dersten kurtarabileceğiz ne de buraya para harcamaktan… Geçmişte dersaneler kapatıldı vesaire, şu anda bakın hâlâ devam ediyor bir sürü yerde başka isimler adı altında şu anda bu hizmetler verilmeye devam ediyor. İşte Milli Eğitim Bakanlığı açıklıyor; ‘test kitabı almak, aldırmak yasak’. Yıl sonu geldiğinde çocuk sınava girecek. Bir soru fazla çözen öğrenci ister istemez sistemde diğer rakibinin önüne geçiyor. O yüzden öğrenci mecbur soru çözmeye, test kitabı almaya veli mecbur. Eğer bir sınava girecekse işte 2,5 milyon adayla yarışacak; LGS sınavı, YKS sınavı... Sürekli isimleri değişiyor ama maalesef sorun bu şekilde aynen ortada duruyor. Sınav olduğu sürece bir defa bundan kaçışımız yok. Yapılması gereken şu: Öğrenci öncelikle bilgi, beceri ve yetenek düzeyinde yetiştirilebilmeli. Bu düzey, bu beceri düzeyine göre öğrenci okul tarafından rehberlik edilip yönlendirme yöntemiyle bilgisine ve ilgi alanına göre, yeteneğine göre öğrenci belli başlı alanlara yönlendirilmeli. Şimdi herkes ‘doktor olacağım’ derse, o zaman tarımla kim uğraşacak? Hayvancılığı kim yapacak ya da sanayide makine üretiminde hangi işçi çalışacak? Bunun gibi. Öğrencinin yeteneği ölçülebilmeli, yetenek doğrultusunda öğrenci yetiştirilebilmeli ve yönlendirilebilmeli. Yönlendirildikten sonra da bir süreç değerlendirmesi yapılmalı. Yani her şey bittikten sonra, 12 yılın sonunda ‘Gel seni sınava tabi tutayım’ denilmemeli. Bakın şu anda eğitimde mesela konuşuluyor ’12 yıllık zorunlu eğitim azaltılmalı, artırılmalı, kısaltılmalı’ gibi sorular soruluyor ama bakın ben size daha farklı bir şey ifade edeyim: Biz 12 yılı düşünüyoruz ama 12 yıl kaç yaşında başlıyor? 6 yaşındayken, eğitim 6 yaşından itibaren başlamıyor, okul öncesi eğitim var. Evinizde başlıyor artık eğitim. 2 yaşında başlıyor, 3 yaşında eğitime, sosyal çevrede eğitimin yapılmasına ihtiyaç duyuluyor; çocuk kreşe yönlendiriliyor, bakımevine, ilgi ve becerisine göre etüt, kurs gibi vesaire atölyelere yönlendiriliyor, öyle değil mi? O zaman biz eğitimi daha önce al. Daha önceye almayı da düşünmeliyiz belki de. 66 ayın önünde biz eğitimi daha da belki de -yani zorunlu demeyeyim de- daha yaygın, daha etkili, daha herkesi içine alan, kapsar ve ekonomik anlamda herkesin yönetebileceği bir hale getirmek durumundayız. Bunları konuşmalıyız. Zorunlu eğitimle ilgili biz Eğitim-Bir-Sen Genel Merkezimizin yaptığı araştırmalar ortada. 40 bine yakın öğrenci, öğretmen ve veliyle, eğitimciyle bir araştırma yapıldı ve sonuçlar bize gösteriyor ki 12 yıllık zorunlu eğitimin 10. yılından sonrası fazla geliyor. Dolayısıyla burası güncellenmeli ama bu dediğim ölçülerde bu değerlendirmeler yapılmalıdır diye düşünüyorum” dedi.
"Bakanlık değerlendiriyor"
Akar, “Ara tatil uygulamasıyla ilgili Milli Eğitim Bakanlığı'nın görüşü şu: Biliyorsunuz bu konudaki kanun der ki; birinci dönem 90 iş günü, ikinci dönem 90 iş günü olmak üzere toplam en az 180 iş günü eğitim öğretim yapılmak zorundadır. Ama tabii biliyorsunuz bu ara tatil uygulaması geldikten sonra ister istemez bu sayı, eğitim öğretim sayısından düşüyor. Dolayısıyla okulların açılması öne çekiliyor, kapanması ileriye alınıyor. Şimdi Bakanlık da bununla ilgili, örneğin bu sene mesela 26 Haziran tarihinde okullar tatil olacak. Ama bakıyorsunuz önceden 10 Haziran, 9 Haziran, 7 Haziran gibi tarihlerde okullar tatil oluyordu. Şimdi Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda tatilin, ara tatil uygulamasının kaldırılmasını istiyor. Ama biz de bu konuda Eğitim-Bir-Sen Genel Merkezimiz ara tatilin değerlendirilmesiyle ilgili bir araştırma raporu hazırladı. Mart'ta bu yayına girdi ve bu bilimsel bir araştırmadır. Bütün velidir, öğrencidir, öğretmendir, tüm paydaşlarla yapılan bir araştırma neticesinde ara tatil uygulamasının devamlılığından yana bir görüş ortaya çıkıyor. Teknik olarak biz de şunu ifade ediyoruz; bir ara tatil öğretmenler için de öğrenciler için de küçük bir mola... Öğrencinin sınavları bitiyor o dönemde mesela, ikinci sınavlara geçmeden önce küçük bir dinlenme molası gibi bir şey. Biz devamlılığından yanayız ama tabii bunu Bakanlık kendi ölçeğinde değerlendiriyor. Şu an için bu konuşuldu ama devamı da gelmedi” ifadelerini kullandı.
"Seyyanen artışa ihtiyaç var"
Akar, “Eğitim-Bir-Sen olarak teşkilatımızla birlikte biz hep sahadayız; öğretmenler odasındayız, kurumlardayız, okullardayız. Eskişehir'de okul okul, ilçe ilçe, neredeyse köy köy dolaşıyoruz. Bakın son dönemde özellikle öğretmenler odasında, öğretmen camiasında en çok, öğretmenler odasına girdi mi ekonomik talepler, işte zamlar, ek ders ücretleri, maaşların işte artırılması gibi... Ama son dönemde özellikle bakıyoruz, en çok konuşulan şey öğretmenlik mesleğinin itibarına yönelik yapılan saldırı. Öğretmenlerin görevi başında katledilmesi, öldürülmesi; öğretmenlerin asılsız, mesnetsiz ifadeler ya da şikayetlerle, işte efendim yorulması, iftiraya varan boyutta şikayetlerle işte CİMER'dir ya da başka unsurlardır bunlarla öğretmenin bütün moral, motivasyon ve mesleğine yönelik bütün aşkını şevkini en çok kıran şey bu dönemde bunlar. Bakın biz Eğitim-Bir-Sen olarak Öğretmenlik Meslek Kanunu ilk çıkartıldığı dönemde (o zaman Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer'di) 12 maddelik falan bir A4 kağıdına sığacak kadar bir meslek kanunu çıkartıldı. Biz dedik ki 1,5 milyonu ilgilendiren bir kanun, Öğretmenlik Meslek Kanunu bunca yıldan beri de çıkartılmayı bekliyor, en çok ihtiyacı olan madde burada öğretmeni şiddete karşı koruyacak madde olmalıdır. Ve mesela ilk kanun hazırlığında çıkmadı, sonradan revizeyle birlikte Yusuf Tekin döneminde revize edilerek öğretmeni şiddete karşı koruyacak bir madde eklendi. Daha sonrasında öğretmenin mesleğini icra ederken öğretmeni mesnetsiz ve iftira düzeyine varan boyutlarda yapılan şikayetlerin, asılsız şikayetlerin karşısında Milli Eğitim Bakanlığı'nın öğretmeni koruyacak şekilde bir tedbir alması gerekiyordu. Ve bu konuda da 2025 yılı Ekim ayında yapılan Kurum İdari Kurulu toplantısında Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri ve Eğitim-Bir-Sen Genel Merkezimizin bir arada olduğu Kurum İdari Kurulu'nda iftira ve mesnetsiz şikayetler karşısında soruşturma tamamlandıktan sonra öğretmen eğer asılsız bir şikayetle karşı karşıya kaldıysa öğretmene bu durumda koruyacak bir madde burada Kurum İdari Kurulu'nda karara bağlandı. Bu tip durumlarda öğretmene karşı adli dava açmanın yolu açıldı şikayetler karşısında. Bu konuda biz bunu önemli buluyoruz. Evet ekonomik durumlar mutlaka değerli bakın şu anda 2026 yılındayız Nisan’ın ortasındayız ama geride bıraktığımız 3 aylık enflasyon şu anda bizim Ocak ayında verilen maaş zammımızın yarısından fazlasını neredeyse elimizden aldı. Biz bu konuda, özellikle yüksek enflasyon trendinin olduğu dönemde sabit gelirli çalışanların, kamu çalışanlarının, emeklilerin, eğitim çalışanlarımızın biz enflasyon karşısında korunmasını ve 6 aylık süreci beklemeden elimizden her ay enflasyon ve baskılanmış, zıptanmış enflasyon oranlarıyla bizim yapılan zamlar elimizden alınıyor. Biz bunun düşürülmesini istiyoruz. Bakın şu anda savaş çıktı diye petrol fiyatları tırmanıyor değil mi? Petrol fiyatları tırmanınca bu hayat pahalılığı olarak, enflasyon olarak bize yansıyor. Petrol uçuyor, bizim maaşlar yerinde kalıyor. Dolar uçuyor; emeklinin, memurun maaşı yerinde kalıyor. 6 ay boyunca bekliyor revize edilsin diye. Yapılan artış da maalesef ihtiyacını, gerçek piyasa değerlerini, gerçek belki piyasadaki verileri karşılamıyor. Dolayısıyla bu anlamda bir iyileştirmeye, bir seyyanen artışa tüm kamu çalışanlarının ve emeklilerin ihtiyacı var. Yıllarca emek veriyor, diz çürütüyor; emekli olma günü yaklaştıkça kamu çalışanları kaygı ve endişe içerisine düşüyor. Niye? Çalışanla emekli arasındaki ücret makası epey bir arttı. Dolayısıyla bu farktan dolayı insanlar emekli olmaktan kaçınıyor, 65 yaşının son gününe kadar çalışmak zorunda kalıyor. Emekli şu anda belki de en zor durumda olan kesim emekli kesimi. Emekliliğin bu anlamda daha cazip hale getirilmesi lazım, emekli maaş artırımlarının yapılması lazım. Şu anda mevcut iktidar partisinde siyaset yapan siyasetçiler de çıktığı televizyon programlarında ya da yayınlarda ya da yaptıkları toplantılarda bunu doğrudan ifade ediyorlar. Emekli konusunda evet mahcubuz, bu konuda düzeltme yapacağız. Biz de bekliyoruz, bunlar yapılmalı. Çünkü ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ diyoruz. Kamu çalışanlarımızın, öğretmenlerimizin, emeklilerimizin durumu bunlar” dedi.
"Sürecin hızlı ilerlemesi gerekiyor"
Akar, “Son dönemde 4 tane okulumuzla ilgili boşaltılma kararı çıktı, bir de Eskişehir Öğretmenevi ile ilgili güçlendirme kararı çıktı. Her şeyden önce deprem ülkemizin bir gerçeği. Fay hatları ülkemizin sınırları içerisinden geçiyor. Eskişehir dediğimiz bölgede de bizim aktif bir hareketlilik yani deprem bölgesi diyeceğimiz bir bölgede yaşıyoruz. Depremin ne zaman olacağı şeyi belli değil biliyorsunuz. Sabah da olabilir, akşam da olabilir, öğlen de olabilir. Bunun süresi, zamanı yok. Dolayısıyla şimdi binlerce, yüzlerce öğrencinin eğitim aldığı, birçok eğitim çalışanının çalıştığı yerler, okullar da ister istemez depreme karşı dayanıklı olmak zorundadır. Bununla ilgili Milli Eğitim Bakanlığı, Eskişehir Milli Eğitim Müdürlüğü bu konuda okulları deprem tetkiki yaptırıyor, ölçümler yapılıyor. Ve bu ölçümler bakın bir bilimsel kurul tarafından yapılıyor. Bu bilimsel kurulun verdiği karar, bilime inanıyoruz öyle değil mi? Bilimsel kurulun verdiği karar elbette ki bizim gereğini de Milli Eğitim Müdürlüğü’nün yapması gerekiyor. Bir okulu yapmak, onu eğitim öğretime hazır hale getirmek maalesef ki öyle hani geceden sabaha olan bir şey değil, bir süreç istiyor. Hele hele bu bir ihaleyle vesaire yapıldığı zaman bir birçok prosedürü içinde barındırıyor. Dolayısıyla bu da hemen öyle çok kolay değil. Boşaltma kararı alınır alınmaz tedbiren bir okul başka bir okulun olduğu binaya taşınıyor ya da uygun bir yer varsa oraya taşınıyor. İster istemez burada öğrenci de, öğretmen de, veli de herkes burada olumsuz etkileniyor bu süreçten. İşte öğrenciler başka bir okula gidiyor, oradaki halihazırda bulunan öğrencilerin, velilerin, öğretmenlerin tepkisiyle karşılaşıyor. Çünkü işleyiş değişmek zorunda kalıyor; sabahçı, öğlenci ikili eğitime geçilmek durumunda kalınıyor. Ya da mesela Pilot Binbaşı Ali Tekin İlkokulu ne oldu? Boşaltıldı. Okulun 28 dersliğinin 20 dersliği Atatürk Ortaokulu’na taşındı. E 8 derslik ne oldu? Birleştirildi, öğrenci dağıtıldı. E 8 tane öğretmen burada olumsuz etkilenecek şimdi, norm fazlası olacak belki... Ana sınıfı olmadığı için gidilen yerde, ana sınıflarının bulunduğu bölüm alındı. Odunpazarı ilçesinde Sarar İmam Hatip Lisesi’nin bünyesindeki oradaki anaokullarına kaydırıldı. Okul Tepebaşı'nda, öğrenci Odunpazarı'nda. İster istemez bu sürecin kendine göre zorlukları var ama bu süreçte belki de en önemli olan şey, bu sürecin hızlı bir şekilde ilerlemesi, hızlı bir şekilde yeni binaların yapılması, bu boşaltılan okulların hızlı bir şekilde eğitim öğretime hazır hale getirilmesi gerekir diye düşünüyoruz. Buradaki tabii mağdur olacak öğretmen arkadaşlarımız ya da eğitim çalışanlarımızla ilgili de her türlü Eğitim-Bir-Sen olarak bir desteği eğitim çalışanlarımıza veriyoruz, vermeye de hazırız” diye konuştu.
"Deprem değil bina öldürür"
Akar şu ifadeleri kullandı: “Öğretmenevi de bir konaklama yeri, otel için kullanılan, o şekilde kullanılan bir sosyal tesis tarafı da var ama her şeyden önce bir otel, bir konaklama için kullanılan bir yer. Van depreminde büyük bir çoğunluk orada hayatını kaybetti. O bölgeye atanan öğretmenler genelde ilk atanan öğretmenler, bekâr öğretmenler; onların kaldıkları bir otel vardı, o otelde çoğu kişi hayatını kaybetti. Hatta Eskişehir’den de buradaki... Allah rahmet eylesin... Esra Akkaya öğretmenimiz de o depremde hayatını kaybetti. Ve o binanın çürük olmasından dolayı kaybetti. Yine aynı şey; işte orada yüzlerce insan konaklıyor, öyle değil mi? Hele hele Eskişehir bağlamında mesela hakikaten ciddi manada bahar dönemi, yaz dönemi geldiğinde öğretmenevi neredeyse yaz döneminde, bahar döneminde her gün ful kapasiteyle çalışıyor. Şimdi her gün yüzlerce kişinin barındığı bir yer eğer depreme dayanıksızsa ve güçlendirilmesi gerekiyorsa bu güçlendirilecek. Bunlar tabii ihale süreci var, o süreçler hepsi de Milli Eğitim Bakanlığı ve Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından şu anda yürütülüyor. Yani biz hani diyoruz ya ‘deprem öldürmez, bina öldürür’; bunun bir defa farkındayız. Çürük bina varsa, güçlendirilebiliyorsa güçlendirilsin, güçlendirilemiyorsa yıkılıp yerine yeniden yenisi yapılsın. Evet, özellikle emekli öğretmenlerimiz, işte o bölgede bulunan insanların çok ciddi işte çay bahçesi, sosyal tesis olarak kullandığı bir yer. Burası zaten yaz dönemi geldiğinde ona göre oradaki yetkililer tarafından değerlendirilir, ona göre hizmete o kısımlar açılır ama o süreç kendi içinde ilerleyen bir süreçtir diye düşünüyorum.”
"Yeterli değil"
Akar, “İhtiyaç olan pek çok yerde, özellikle sizin de ifade ettiğiniz gibi Eskişehir'deki bizim birinci sorunumuz; lise düzeyinde değil, ilkokul ve ortaokul düzeyinde. Özel eğitim, bakın ben buna da dikkati çekmek istiyorum özellikle; özel eğitim binaları ve okul özel eğitim okulu şu anda özel eğitime gereksinim duyan öğrenciler için özel eğitim okulu olarak kurulan anaokulları, ilkokul, ortaokul düzeyinde, lise düzeyinde okullarımız var müstakil. Bunların yanı sıra belli başlı okulların bünyesinde kurulan özel eğitim sınıfları var. Ama şu anda hala özel eğitim okuluna ihtiyaç olan bölgeler var. Çünkü buradaki öğrenci sayısı diğer okullar gibi düşünülmüyor. İşte en fazla 4 öğrenci, işte 2 öğretmen şeklinde; sınıf ortamı bu şekilde oluşturulduğu için özel eğitim anlamında bir ihtiyaç ortada. İlkokul ve ortaokul kısmında; ikili eğitim yapan belli başlı bölgelerde, işte Milli Zafer, Atatürk, Ahmet Sezer, Gaffar Okan, Murat Atılgan gibi çarşı merkezi okullarda ikili eğitimden artık kurtulmamız gerekiyor. Oralarda yeni binalar yapılması gerekiyor. Ancak yeni binalar yapılmaktan kastım, o bölgede okul yapılabilecek arsa yok. Mesela şu anda bulunduğumuz bölgede yapabileceğimiz bir arsa yok. Dolayısıyla, bu bölgelerde bu ihtiyaçlar hissediliyor. Ancak bu ihtiyacın oluşmasının altında da başka sebepler var. Yine herkesin çocuklarını bu okullarda okutmak istemesi, belli başlı yerlerde. Kenar mahallelerde gittikçe öğrenci sayıları düşüyor. Lise düzeyinde, Emek Mahallesi’ne yapılacak lise, belki de Sultandere’de iki tane yan yana olan bizim Fazıl Yıldırım Lisesi’nin yükünü alacak. Belki de o liselerden bir tanesi boşa çıkacak. Dolayısıyla oradaki okullardan birisi belki de lise değil, başka bir şekilde faaliyetine devam edecek. Yani bunun gibi durumlar var. Bunun iyi bir şekilde planlanması lazım. Bu planlama yapılırken, evet, her şey burada öğrenci ihtiyacı vesaireye göre düşünülüyor ama öğretmenlerin de durumunu burada göz önünde bulundurmalıyız. Öğretmen bir anda norm fazlası ya da bir anda ilçeye gitme tehdidiyle karşı karşıya kalabiliyor. Bu planlamaları da iyi bir şekilde yapmak gerekir diye düşünüyorum. Çağ nüfusunun artık artan bir çağ nüfusundan ziyade, her yıl artık azalan bir çağ nüfusuyla da karşı karşıya olduğumuzu da göz önünde bulundurmamız gerekir diye düşünüyorum” dedi.
Akar, “2025 yılının Ekim ayındaki Kurum İdari Kurulu toplantısında öğretmene atılan mesnetsiz iftira ve şikayetlerin, öğretmeni koruyacak şekilde ona bir karşı adli dava açma hakkını verecek bir zemine kavuştu. Bakın bunu tesis eden sendika, yani yetkili sendika şu anda Eğitim Bir-Sen olarak bunu tesis ettiren biziz. Kurum İdari Kurulu toplantıları Milli Eğitim Bakanlığı ile yetkili sendika temsilcileri arasında eğitimin, öğretimin, taleplerin, sahanın ihtiyaçlarının revize edilmesi gereken konuların neler olduğunun görüşüldüğü, konuşulduğu bir alan. Bu toplantıya Milli Eğitim Bakanı, Bakan Yardımcısı, Genel Müdürler bu ölçekte katılım sağlar Sena Hanım. Sendika da kendi temsilcileriyle katılır. Şimdi mesela bu talep öğretmenlerimiz adına Eğitim Bir-Sen tarafından masaya getirildi ve orada kabul gördü ve hayata geçti. Şimdi sendika dediğimiz şey; eğitim çalışanlarının (öğretmenler, idari memurlar, hizmetliler, şube müdürlerinin, diğer unvanlarda çalışan tüm çalışanların) ya da kamu çalışanlarının haklarını koruyan, kollayan, gözetleyen, bunları daha iyi noktaya taşıma noktasında mücadele veren teşkilatçı yapılar. Dolayısıyla burada eğitimin ya da kamusal işleyişin belki de en önemli parçalarından bir tanesi. Biz burada Eğitim Bir-Sen ve Memur-Sen olarak her zaman sürecin, hani bir kriz oluştuğu anda bir krizden beslenen ya da bu krizi fırsata çevirmek için uğraşan değil, o sorunu çözmek için mücadele eden veya ortada eğitim çalışanlarının ya da kamu çalışanlarının dile getirdiği bir talep varsa, bu talebi gerek Toplu Sözleşme masasında gerek Kurum İdari Kurullarına taşıyarak buralarda bu taleplerin kazanıma dönüşmesini, bu sorunların da çözüme kavuşması noktasında biz bu işin en önemli paydaşlarından bir tanesiyiz. Bundan yani kamu sağlığındaki sendikacılık, memur sendikacılığının tarihi çok eski değil. İşçi sendikalarına göre belki de daha koşar halde değiliz, yürür halde değiliz, hala emeklemeye çalışıyoruz. O yüzden biz diyoruz ki 4688 sayılı kanun, yani bizim çalışma düzenimizi, bizim sınırlarımızı, bizim yetkilerimizi, bizim işimizi belirleyen 4688 sayılı kanun daha iyi noktalara taşınmalıdır, revize edilmelidir. Kamu çalışanlarımızın, eğitim çalışanlarımızın haklarını daha iyi ve daha güçlü bir şekilde savunabilmemiz adına bizim 4688 sayılı kanunun revize edilmesine ihtiyacımız var. Bu anlamda da bunu buradan sizlerin aracılığıyla bir kez daha ifade ediyorum. Zaten bizim geçmişteki Toplu Sözleşme kararlarımızdan bir tanesi; bizim 3600 ek göstergenin herkese verilmesi ve 4688 sayılı kanunun revize edilmesiyle alakalı bir kararımız var. Biz bu kararın da bir an önce artık hayata geçirilmesini istiyoruz” ifadelerini kullandı.





