Türkiye’de eğitim sisteminin “çoklu kriz” içinde olduğunu belirterek sınav odaklı yapıdan öğretmen atamalarına, yapay zekâdan dijitalleşmeye kadar birçok konuda değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Hıdır Karaduman, eğitimde siyaset üstü ve bütüncül bir reforma ihtiyaç olduğunu söyledi.
“Reforma ihtiyacımız var”
Eskisehir.net’te yayınlanan “20 Dakika” programında konuşan Prof. Dr. Karaduman, “Eğitim sistemindeki sorunları tek bir şeye indirgememiz mümkün değil. Bunu Eğitim Reformu Girişimi de söylüyor: birbirinden beslenen farklı unsurların bir araya geldiği bir çoklu kriz ortamı içindeyiz. Bu krizin arkasında pandeminin getirdiği sorunlar, ekonominin yansımaları, göçle beraber gelen çocuklar ve mülteci meselesi gibi pek çok unsur bulunuyor. Bunların her biri bir araya geldiğinde, süreçte yaşadığımız birçok sorunu bir arada görüyoruz.
Bu sorunlardan birini ekonomik yansımalarıyla ilk başta görebiliyoruz. Eğitim sistemimiz hep seçme üzerine kurulu bir anlayışla ilerliyor, yetiştirme üzerine değil. ÖSYM ve benzeri her aşamada çocuğu seçmeye odaklanmış bir yapı söz konusu. Bu seçme sorunu da bizim eğitim sistemimizdeki temel sorunlardan biri. Bir derse girdiğimizde öğrencilerin bize ilk sorduğu soru ‘Sınavımız nasıl olacak?’ oluyor; eğitim öğrenmeye değil, sınava odaklanmış durumda.
Bunun yanında öğretmen sorunumuz var, okulların son zamanlarda yaşadığı güvenlik sorunları var, eğitime ayrılan kaynak sorunları var. Biz öğrenci başına ayrılan kaynak miktarı açısından OECD’nin epey altındayız. Yönetici sorunları var. Ailelerin öğretmenlere ve okullara bakış açısı son yıllarda ciddi biçimde değişti; bunu çeşitli haberlerden gözlemliyoruz. Öğretmenin değeri eskisi gibi değil; öğretmene atfedilen değerde belirgin bir azalma görüyoruz.
Bu sorunları çözmek için bence siyaset üstü bir yaklaşımla, kapsamlı bir eğitim reformuna ihtiyacımız var. Tüm bu sorunları bir arada ele alabileceğimiz, çocukları geleceğe hazırlayabileceğimiz sistemsel ve bütünsel bir reform şart” diye konuştu.
“Mezun öğretmenler ekonomik kaygı içinde”
Eğitim fakültelerinden mezun olan genç öğretmenlerin kaygı duyduğu konulara değinen Prof. Dr. Karaduman, “Bu konuda da tek bir kaygıdan bahsetmek mümkün değil; ama en büyük kaygı ekonomik. Ekonomik kaygı, atanamama ve gelecekteki kariyer belirsizliği öne çıkıyor. Öğrencilerimizle sık sık bir aradayız, onların atanamadığını görüyoruz. 500-600 bin kişi KPSS’ye başvuruyor; bunların ancak yüzde 1’i, yüzde 2’si, en fazla yüzde 5’i atanabiliyor. Bu doğal olarak öğretmen adayları açısından büyük bir kaygıya neden oluyor.
Burada ‘ne yapmak gerekiyor?’ sorusu çok önemli. Ben öğretmen adaylarını yetiştirirken, kariyer açısından farklı alanlara da yönelebilecekleri yeterlilikleri kazandırmaya çalışıyorum; mikro yeterlilikler ve mikro krediler dediğimiz yapıları bir yandan da sağlamaya çalışıyoruz. Çünkü atanma ihtimalleri çok az. Eskiden atanamayan öğretmen adayları polis oluyordu; şimdi baktığımızda kasiyer olarak çalıştıklarını görüyoruz. Hâlbuki kendi niteliklerini ve pedagojik altyapılarını uygulayabilecekleri sistemler geliştirmemiz gerekiyor. O nesli heba etmememiz lazım; burada pedagojik donanımı almış 500-600 bin kişiden bahsediyoruz.
Bir de Milli Eğitim Akademisi meselesi var. Burada da yeniden bir düzenleme yapılması gerektiğini düşünüyorum. Akademi’nin bugünkü hali eğitim fakültelerini değersizleştiren bir sürece kayıyor; ‘Siz dört yıl yetiştirdiniz ama yetmedi, biz de yetiştireceğiz’ anlayışı üzerine kurulu. Hâlbuki ilk çıkış amacı, sahadaki öğretmenleri hizmet içinde yetiştirip daha donanımlı hale getirmekti. Bu mantık değerliydi; ancak söz konusu olan öğretmen adayları olunca bu sürecin yeniden ele alınması gerekiyor” dedi.
“Teknolojiyi amaçsallaştırıyoruz”
Prof. Dr. Karaduman, teknolojinin eğitimdeki rolüne ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi: “Bu mesele nereden baktığımıza bağlı. Ben kendim teknolojiyi eğitime entegre etmeye çalışan biriyim. Üstelik teknolojiyi sadece bilişim teknolojileri ya da yapay zekâ olarak görmemek gerekiyor; artırılmış gerçeklik ve sanal müzeler gibi pek çok farklı teknoloji var. Bunları derslere taşımaya çalışıyoruz.
Doğru kullanılıyor mu sorusuna gelince, burada temel bir sıkıntımız var: biz teknolojiyi amaçsallaştırıyoruz. Teknoloji kullanımını ön plana çıkarmaya çalışıyoruz. Hâlbuki teknoloji bir amaç değil, bir araçtır; pedagojik olarak ele almamız gereken bir araç. Yapacağımız işlerde bu anlayışı ön plana çıkarırsak doğru kullanımı pekiştirmiş oluruz. Yapay zekâyı son yıllarda çok kullanıyoruz; ancak onu da pedagojik amaçlarla kullanmıyoruz.”
“Öğrenme süreci biçim değiştirecek”
Prof. Dr. Karaduman, “Bizim zamanımızda kitaplar vardı, açar okurduk. Çok ezber vardı; o dönemki pedagojik yaklaşımlarda böyle bir süreç işliyordu. Daha sonraki nesil dijital teknolojilerle tanışmaya başladıktan sonra süreç biraz daha değişti. 2005’ten itibaren yapılandırmacı yaklaşıma geçtik. Orada öğrencinin düşünmesi, üretmesi, iş birliği yapması, süreç içerisinde öğrenmesi gibi kavramlar öne çıktı.
Şimdi yapay zekâyla birlikte yeni bir pedagojik dönüşüm yaşayacağız. Bilgi artık çocuğun avucunun içinde, bir tık kadar uzakta. Çocuk bir şey yaptığında bilgiyi elde edebiliyor; ancak bu bilgiyi değerlendirme süreci, doğruluğunu ve uygunluğunu kontrol etme süreci, farklı biçimlerde nasıl kullanabileceğini anlama, öğretme ve kavratma süreci geliştirilmeli. Öğrenci ödevi bize iki dakikada hazırlayıp getiriyor; ama biliyoruz ki bu ödev yapay zekâyla yapılmış. Eğer öğrenci yapay zekâyı etik kurallara uygun olarak, kaynak belirterek, neyi nasıl yaptığını belgeleyerek kullanırsa, ben kişisel olarak bunu uygun görüyorum.
Öğrenme sürecinde bir biçim değişikliği yaşanacak. Çok hızlı bilgiye ulaşabiliyoruz artık. Bu bilginin doğruluğunu, uygunluğunu, yapay zekânın nasıl eğitildiğini, içindeki halüsinasyonları ve etik olmayan yönlerini ayırt edebilme ve sürekli kontrol edebilme sürecine doğru geçeceğiz; bu süreç farklı beceriler gerektirecek” diye konuştu.
“Dikkat süresi 47 saniyelere düşmüş”
Prof. Dr. Karaduman, “Dikkat süresi azalıyor; ancak bence aynı zamanda biçim değiştiriyor. Farklı dikkat biçimleri ortaya çıkıyor; şimdiki nesil duruma daha farklı yaklaşıyor. Biz eskiden bir kitap karşımıza geldiğinde dikkat kesilip okurduk. Şimdi TikTok, YouTube Shorts, Instagram Reels gibi platformlar var. 2004’te yapılan bir araştırmaya göre dijital araçlardaki dikkat süresi 150 saniye civarındaydı; 2024’te yapılan benzer bir çalışmada bu süre 47 saniyeye kadar düşmüş durumda. Bu, dikkat süresinin dijital araçlarda dahi düştüğünü gösteriyor. Çocuklarda da bu eğilimi gözlemliyoruz.
Bu noktada farklı yaklaşımlar var. Bazı ülkeler ilkokullarda tablet kullanımını yasaklıyor; el-göz koordinasyonu yeterince gelişmediği ve dikkat süresi azaldığı için. Örneğin Estonya dijital bir ülkedir, dijital vatandaşlık kavramının öncülerinden biridir; ancak ilkokulda dijital cihaz kullanılmıyor. Finlandiya’da da belli sürelerde dijital araçların kullanımı sınırlandırılmış. Ancak farklı görüşler de var. Çünkü dijital araçlar kullanıldığında çocuklar farklı beceriler de geliştirebiliyorlar. Biz belki tek odaklı bir yaklaşımla gidiyorduk; şu anki çocuklar çok daha farklı becerilere sahip oluyorlar. Bunlar ekran ve telefon kullanımıyla doğrudan ilişkili. Bu kendi bakış açımdır; ama sanki biz kendi çağımızın yeterliliklerini ve gerekliliklerini ölçü alarak değerlendiriyoruz. Gelecekte ne olacağını tam kestiremiyoruz; çocuklara gelecekte hangi tür becerilerin gerekli olacağını da” ifadelerini kullandı.
“Empati kuran öğretmenin yerini yapay zekâ alamaz”
Prof. Dr. Karaduman, “Öğretmenlik öyle bir meslek ki, insanın deneyimlemesi, yaşaması gereken bir meslektir. Sadece derse gidip dersi anlatan, yazdıran, bilgiyi aktaran öğretmenin yerini yapay zekâ alabilir; ancak öğrenciyle bağ kuran, onun empati yeteneğini ve farklı becerilerini geliştiren öğretmenin yerini almayacaktır.
Ben mezun olduğum dönemde ‘Tavuk Suyuna Çorba’ hikâyelerini okumuştum. Onun öğretmenlere ayrılmış bir bölümü vardı; öğretmenlerin çocukların hayatına dokunduğu gerçek hikâyeleri anlatırdı. Bazı hikâyelerde gözlerim yaşararak okurdum. Yapay zekânın böyle bir bağ kurması mümkün değil. Öğretmenin yerini alması mümkün değil; ancak öğretmenin işini kolaylaştırabilir ya da mesleğin biçim değiştirmesini sağlayabilir.
Çocuğu öğretmen tanır. Ailesini tanır, ailedeki sorunu bilir. Yapay zekâ buna hâkim olamaz; karar verirken de eğitildiği verilere göre karar verir. Bu yüzden mümkün değil. Şu anki yapay zekâ için söylüyorum; gelecekte de insan gibi düşünen bir yapay zekâ geliştirilmedikçe bu yine mümkün olmayacak. Yani öğretmenin yerini alması mümkün değil; ama öğretmenin mesleğinde biçim değişikliğine neden olacak, o kesin” dedi.
“Yapay zekâyla dijital kültürel miras projesi”
Yapay zekâ destekli “dijital kültürel miras” projesi üzerinde çalıştıklarını belirten Prof. Dr. Karaduman, “Yapay zekâ destekli, insan kaynaklı bir dijital kültürel miras projesi yürütüyoruz. Örneğin Aziz Sancar gibi isimleri düşünebiliriz. Biz projeye başvururken örnek olarak İlber Ortaylı’yı vermiştik — Allah rahmet eylesin. Çocukların ona sorabileceği 100 soruyu belirleyip İlber Hoca ile bir araya gelerek bu soruları karşılıklı sormayı, yanıtlarını kaydetmeyi planlamıştık. Sonrasında bu kayıtları yapay zekâyla bütünleştirerek, çocuğun okulda ya da evde sistem üzerinden İlber Hoca’ya o soruyu sorduğunda cevabını alabileceği bir yapı kurmayı hedeflemiştik. Sözlü tarih, yaşam tarihi anlamında geleceğe bir miras bırakmış olacaktık: İlber Ortaylı ile sohbet, Aziz Sancar ile sohbet…
Anlatmaya çalıştığım şudur: pedagojik anlamda arka planı zenginleştirdiğinizde teknoloji gerçekten öğretmenin ve eğitimcinin işini kolaylaştırıyor. Bizim artık bunları daha iyi düşünüp teknolojiyi amaç değil, araç olarak görmemiz gerekiyor” ifadelerini kullandı.





