Anadolu Üniversitesi detayları açıkladı: Başvuru detayları belli oldu, 19 kişi alınacak
Anadolu Üniversitesi detayları açıkladı: Başvuru detayları belli oldu, 19 kişi alınacak
İçeriği Görüntüle

Eskişehir Teknik Üniversitesi (ESTÜ) Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Ekoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Cengiz Türe, bozkır ekosisteminin korunması, kent biyolojik çeşitliliğinin envanterinin çıkarılması ve su tüketimini azaltan peyzaj uygulamalarına geçilmesi gerektiğine dikkat çekti.

“Kentin yapısı geliştikçe doğal alanlar daralır”

Prof. Dr. Cengiz Türe, “Kentimiz aslında kendisine özgü olarak insanların çok fazla yoğunlaştığı, giderek dışarıdan da çok fazla öğrencilerin olmasıyla çok fazla insanın geldiği; dolayısıyla hem endüstriyel özellik taşıması hem öğrenci kenti olması, diğer taraftan da ticaret anlamında yolların kesişim noktası olması anlamında hareketlilik açısından aslında oldukça hareketli bir kent. Dolayısıyla giderek artan nüfus -çok yüksek değil Eskişehir için nüfus artışı ama- yine de hem konutların yenilenmesi hem de kentin kenarlara doğru giderek gelişmesi, özellikle batı yönünde gelişmesi gibi faktörler elbette ki doğa üzerinde de ekolojik denge üzerinde de bir etki yaratıyor. Kentlerin bu anlamda ekolojik dengeyi bozacak etkiler yaratmaması mümkün değil. Dünyadaki bütün kentler aslında mutlaka mevcut ekolojik varlık üzerinde bir baskı unsuru oluşturur. Yani kentin yapısı geliştikçe doğal alanlar daralır. Dolayısıyla örneğin yağışın toprağa geçişi ile suyun geçişi azalır betonlaşma nedeniyle, diğer taraftan belli bir orandaki bitki örtüsü ve o bitki örtüsü içinde yaşayan canlı varlıkların alanları küçülür üzerine biz konutlar, yollar, peyzaj unsurları vesaireler yaptığımız için bu yapı da oradan uzaklaşmak durumunda kalır. Dolayısıyla kentlerle bu süreci ilişkilendirdiğimizde kaçınılmaz bir ekolojik denge sorunu yaşıyoruz. O zaman bizim yapmamız gereken bir konu var: Ekolojik dengenin varlığını gözeten bir kentleşme sürecine ihtiyacımız var. Peki Eskişehir bu anlamda böyle bir varlığı gözetecek bir ilerleme gösterdi mi ve şu anda ekolojik denge üzerinde bir baskı unsuru yaratıyor mu? Elbette yaratıyor ama hiç yaratmamak gibi bir şansımız olmadığı için bizim açımızdan tolere edilebilir ya da katlanabilir etkiler açısından olaya bakmak durumundayız. Yani şehrin bu ekolojik denge üzerindeki etkisini katlanabilir düzeyde tutmamız gerekir ve hem insan sağlığına hem bitki sağlığına hem hayvan sağlığına hem de cansız çevre varlıklarının; toprak, su, hava gibi bunun üzerindeki etkileri dikkate almak gerekir” diye konuştu.

“Büyük bir ekolojik tehdit söz konusu değil”

Prof. Dr. Türe, “Ekolojik denge dediğimiz zaman olaya direkt olarak bir canlı sistemi üzerinden bakıyoruz ama ekolojinin tanımına baktığınız zaman ekoloji canlı ve cansız sistemlerin birbirleriyle olan ilişkilerini inceleyen bir bilim dalı. Dolayısıyla sadece canlıların ekolojik dengede var olup yok olduklarına değil; aynı zamanda onların yaşadığı sahneyi oluşturan toprak, su, hava, bitki örtüsü gibi tüm yapının birbiriyle dengede ve yaşanabilir özelliklere sahip olması gerekir. Bu yapıdan baktığımız zaman Eskişehir demin söylediğim gibi mutlaka ekolojik denge üzerinde bir etki söz konusu ancak tabii etrafında ve periferinde yoğun tarım alanlarının olması da söz konusu. Bir yerde kent ve tarım gibi sanayileşme gibi süreç varsa o alanın mutlaka bir doğa parçası üzerinde yer alması gerekiyor. Dolayısıyla bu parça üzerinde yer aldığında mutlaka bir etki yaratması kaçınılmaz. Şu anda mevcut durum içerisinde bizim bir step ekosistemi içerisinde yer alıyoruz, yani çok fazla bir orman varlığı içerisinde kurulmuş bir kent değil. Ve bir su kaynağının kıyısında yer alıyor. Dolayısıyla aslında şimdi biraz rehabilite edilmek olmakla birlikte geçmişte hem bu su varlığının kirletilmesi hem de -yine kirletilmeye devam ediyor ancak en azından belli arıtma işlemlerinden sonra bir miktar yapılıyor- ardından ise kömür yakılması zamanında, doğalgaz gelinceye kadar bizim hava kirliliği dediğimiz büyük bir sorunu ortaya çıkartıyordu. Dolayısıyla ortaya çıkan çevresel problemleri sadece insan üzerinde etkili olarak değil, aynı zamanda bitki ve hayvanlar üzerinde, hatta mikroorganizmalar üzerinde de etkili olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Bu noktada, doğalgazın gelmesi ve Porsuk üzerindeki bazı rehabilitasyon çalışmaları nedeniyle bir miktar bu baskı azalmış olsa da, ama hala 1. sınıf bir su, 2. sınıf bir su düzeyinde bir Porsuk'a sahip değiliz. İçilebilir özelliklerde değil, arıtıldıktan sonra bunu sağlıyoruz. Dolayısıyla kentimizde şu anda gözle görülür bir mevcut, doğal olarak bir kentin yapısında ortaya çıkacak ekolojik dengesel sorunlar dışında, büyük ve tehdit oluşturacak bir ekolojik denge süreçleri söz konusu değil” diye konuştu.

“Su ekolojik dengede bizi tehdit ediyor”

Prof. Dr. Türe, “Özellikle su konusunda bu ekolojik denge bizi tehdit ediyor. Hem tarımsal alanlardaki su varlığımızın kullanımı hem de insan faaliyetleri için gereken kullanımı bizim açımızdan aslında ekolojik dengeyi bozan en büyük sorunlardan bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla ekolojik dengemizi sağlamanın altında yatan sebep; bir yerde bir kent varsa ekolojik yapı üzerinde mutlaka bir baskı vardır. O baskının önemli olan, içinde yaşayan insan, hayvan ya da doğal parça üzerinde toksik, yaşamı bozan, yaşamı tehdit eden unsurlar ortaya koymaması. Şu anda da Eskişehir'imizde böyle bir tehdit oluşturacak tek bir konu var; o da belki su ihtiyacımızı gidererek iklim değişikliğinin de etkisiyle hem tarım alanlarının hem de kentin su ihtiyacının yeterince karşılanmamasıyla ilgili ya da su ihtiyacımızın fazla olması nedeniyle doğadaki su kaynaklarımızın giderek azalmış olmasının yarattığı sorunlar başlıca ekolojik baskı unsuru olarak karşımıza çıkıyor” dedi.

Her yoğunluk nüfus patlaması değil”

Prof. Dr. Türe, “Siz yılan, kemirgen ya da farklı tür böceklerin yaşam alanları içerisine girdiğiniz takdirde, gerek bina, imar işi açısından, gerek tarımsal faaliyetler açısından doğal olarak bu tür canlılarla, kentle etkileşim haline girmek zorunda kalıyorlar. Hayvanların neslinin tehdit altına girmesi, insanlar üzerinde yarattığı sağlık riskleri ya da farklı tehditler ya da dolaylı tehditler... Örneğin çekirge istilası nedeniyle tarım alanlarımızın yok olması, gıda sorununun ortaya çıkması gibi... Yılanların varlığı... Mesela bu tamamen aslında şununla ilgili: Bizim kent ekosistemimizin doğal ekosistem içerisindeki konumuyla ilgili ve bizim giderek bu konumumuzu büyütmemizle ilgili bir şey, bir. İkincisi ise kentteki faaliyetlerimizin besin atıkları ortaya çıkarması. Yani çevrede var olan yerini zaten onun bulunduğu noktaya siz konut, yol, iş yeri vesaire yaptığınız zaman, o doğa parçasının çevresindeki yakın alanında yaşayan türlerle temas haline gelmiş oluyorsunuz. Bunlar da bir ekolojik koşul altında, bir iklim koşulunda yaşıyorlar. Dolayısıyla en yakın yerde kendi onların beslenme unsurlarını da siz ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Bunlar da kentteki besin varlığı, su varlığı, insanlar tarafından ortaya konulmuş olan birtakım atıklarla beslenmek adına kentle temasları artabilir. Bu artışlar genellikle şöyle de açıklanabilir: Bazı canlı türleri açısından, örneğin çekirgeler... Çekirgelerle mücadele ettiğiniz zaman aslında ekolojik dengeyi bunlarla mücadeleye kalktığınız zaman da bozabilirsiniz. Şimdi belli dönemlerde sıcaklık, yağış gibi faktörler nedeniyle aşırı üremeleri olabilir belli canlı türlerinin ama diğer canlı türleri tarafından bu kontrol altındadır. Yani biz buna popülasyon dengesi diyoruz. Yani bir türün varlığı başka bir türün varlığıyla da doğrudan ilişkilidir. Çünkü her tür başka bir türün besini olarak yaşıyor bu gezegenimizde. Diyelim ki yılanların yok olmasına sebep olan belli canlı türleri buradan uzaklaşınca yılanların üremesi artar. Yılanların üremesi arttıkça böceklerin ve onunla beslenen canlıların miktarı azalır ya da artar, hepsi birbirine denge halinde bunların. Dolayısıyla mevcut koşullarda ve kentteki beslenme olanaklarının atıkların, çöplerin ve çevremizde gıda kaynaklarının varlığı ve kendi doğal alanlarında bu kaynakların yok olmuş olması (yine bizim tarafımızdan) bunları kent ortamından yararlanmaya, beslenmeye itiyor olabilir. Bunun yarattığı dönemsel şeyler vardır. Ama şuna bakmak lazım: Bu bir tehdit midir? Yani aslında bir yerde bir canlı türünün çok fazla kalabalık görülmesi, onun bir nüfus patlaması yaşadığı anlamına gelmez. Oradaki bir kaynak nedeniyle oraya toplanmıştır. Yani aslında doğadaki ya da çevremizdeki sayısı çok fazla olmamakla birlikte bir kaynak bulduğu için oraya hepsi bir araya gelince biz sanırız ki, ya bunların miktarı arttı. Aslında bu değil. Artabilir mi? Artabilir. Eğer onu destekleyen unsurlar çevremizde varsa ve biz onların belli kaynaklarını ortadan kaldırmışsak, onları açlığa mahkum etmişsek ya da koşulları değiştirip onların yuva yapma ortamlarını ortadan kaldırmış isek dolayısıyla bu türlerin şehir, kent alanlarında artmasına sebep olabilir. Önemli olan bildirilen bir blok canlılarla ilgili bir ölüm, bir hastalık, bir tehdit unsuru yaşadık mı? Aslında bunun arkasında yatan psikolojik korkular var. Böcek dediğimiz kavram bizim açımızdan nedir? İğrenç, korkulacak, zehirli gibi kavramlarımız var bizim. Aslında onlara o kadar bağımlıyız ki. Sabahleyin ya da akşam yediğiniz bir elmanın aslında ilkbaharda bir böceğin faaliyetleri sonucunda olgunlaştığını düşünürseniz aslında bizim aramızda çok şey var. Yani böceği direkt tüketmesek bile böcekler bizim yaşamımızda çok önemli. Ancak bunların da kendi aralarında bir dengesi var. Mesela güllerimizde yaprak bitleri oluşuyor. Yaprak bitlerinin oluştuğu zaman aslında yaprak bitleri bizim gülümüze zarar veriyor diye biz onunla mücadele etmeye çalışıyoruz. Fakat aynı zamanda gülün üzerinde karıncalar da var. Uğur böcekleri de var. Bu sefer onları yemek için uğur böcekleri geliyor ama karıncalar ise onları yemiyor, onların salgıladığı şekerli sıvı ile besleniyor. Şimdi bir gülün üzerinde düşünün; yaprak biti, uğur böceği ve karınca. Üçü birlikte bulunuyor ve ilişkiye bakar mısınız; biri diğerinin sıvısıyla besleniyor, diğeri böceği yiyor ve karıncalar da onlar yemesin diye uğur böceklerini yiyor ve onların çok aşırı çoğalmasını engelliyor. Uğur böcekleri bitlerin çoğalmasını engelliyor. Karıncalar bitlerin varlıklarından besleniyor. Böyle bir küçücük bir gül yaprağı üzerinde bir ilişki var. Gül bizim için estetik obje unsuru, onun yaşamasını istiyoruz. Bu bir meyve ağacı da olabilir, onun da üzerinde gerçekleşebilir. Dolayısıyla bizim burada baktığımızda yani ortaya çıkan canlı topluluklarının popülasyonlarındaki artış bir, o dönem belli dönemlerde canlılar aşırı çoğalabilirler. Doğada da böyledir bu. Bir kaynak buldukları için bütün canlılar oraya toplanmış olabilir, bu patlama anlamına gelmez. Ama patlama da yaşanıyor mu? Evet, patlama da yaşanıyor. Çünkü aşırı derecede çoğalma ortamı var ise, sıcaklık, besin ortamda varsa bunlar aşırı da çoğalır. Ama hatta şöyle bir durum var: O böceğin avcısı ortamda bizim tarafımızdan pestisitlerle öldürülmüşse, biz mesela A böceği için bir ilaç kullanırız, A böceği B böceği ile beslenir. Siz onu ortadan kaldırdığınız için B böceği patlama yapar, aşırı derecede çoğalır. Bunlar hem tarım ortamı için geçerli hem de bizim kent ortamımız açısından geçerli olan şeyler. Esas unsur, bizim kent planlamamızda, kent yönetimimizde bu süreçlerin dengeli işlemesini sağlayacak önlemleri almak. Örneğin aşırı aydınlatma nedeniyle gece böceklerinin ışığa doğru gelmesi, doğal ortamdan kent ortamına böceklerin göç etmesine, kelebeklerin göç etmesine neden olabilir. Bunlar önemlidir ya da kent içerisinde peyzaj unsuru olarak ektiğiniz bir ağaç, ağacın yapısı farklı bir böceği, başka bir kuşu, başka bir hayvanı oraya çekebilir. Dolayısıyla kent ekolojisini de kent planlamasının ana unsuru olarak, kentin biyoçeşitliliğini de koruyacak şekilde bunu sağlamak gerekir” dedi.

“Çekirgeyi yok edersin, tarımdan yok olursun”

Prof. Dr. Türe, “Bazen balkonunuza koymuş olduğunuz saksı, saksının dibindeki su bile orada sizin için kentin sivrisinekle mücadelesi yapılırken sizin için bir sivrisinek kaynağına dönüşebilir. Kentte genellikle dengeli bir yeşillendirme ve iklimin etkisine uyumlu ve doğal, doğal çevrede doğal olan türleri seçmek gerekir. Su ihtiyacının az olduğu, böcek çekimlemesi veyahut da başka unsurları düşük olan ve gölge yapma kapasitesi fazla olan, su tüketimi az olan, insan müdahalesini çok daha az gerektirecek peyzaj unsurlarını ihtiyaç, kullanmamız gerekiyor. Aksi takdirde hani peyzaj alanlarımız hem su tüketen hem gübre tüketen hem de peyzaj alanlarını korumak için ilaçlama yapılmasını gerektiren unsurlar haline dönüşür. Şimdi böcekler ve kuşlar da bir denge halinde. Belli kuşlar da belli böcekleri tüketiyorlar. Onların aşırı çoğalmasını engelliyorlar. Bunlar da çok önemli. Ama bir yerde kuşların aşırı çoğalması o ortamda, kent ortamında aşırı bir kuş dışkılaması nedeniyle pislik oluşumuna sebep olabilir. Vektör olarak belli hayvanlar belli hastalıkların vektörü olarak oluşabilir. Ama önemli olan bir; bir kere kentin biyolojisinin ve biyolojik çeşitliliğinin, envanterinin çıkartılmış olması. Bizim kentimiz hangi canlılara ev sahipliği yapıyor? Bunların türlerinin belirlenmesi, bu türlerin ne gibi özellikleri var ve türler arasındaki ilişkiler nasıl? Kent ekolojisi açısından bunların çalışılması gerekir. İki tane biyoloji bölümümüz var üniversitemizde. Bu biyoloji bölümlerindeki ilgili entomologların, böcek bilimcilerin, hayvan bilimcilerin, bitki bilimcilerin daha çok doğa alanında çalışma gösteriyoruz. Biraz daha kent biyolojik çeşitliliği açısından da çalışmalar yapıp hangi türlerle ne haşır neşir oluyoruz? Bunların kaynağı ne? Bunlar popülasyonları dengede mi değil mi? Tür yararlı mı, zararlı mı? Domino etkisi dediğimiz, yani bir domino taşını yıktığınızda ekosistemde, ekolojik dengede hepsinin yıkılmaya başladığını görebiliriz. Ama insan sanıyor ki direkt kendi muhatap olduğu, kendi temas kurduğu gıdalarla, canlılarla ilişkisi olduğunu düşünüyor sadece. Oysa hiç görmedikleri bir böcek tarlada yaptığı, bahçede yaptığı faaliyetle sizin besinizin oluşması için önemli oranda katkı sağlayabilir. O nedenle Eskişehir'in durumunu geçici ve ortaya yarattığı bir tehlike, korkuyu bir biyolojik tehdit olarak görmemek lazım. Bu görülen çekirgelerin de büyük oranda yapılan çalışmalar ise zararlı böcekleri yiyerek beslendiğini gösteriyor. Buğday tarlalarına falan aşırı zarar veren türler olmadığı söyleniyor yapılan çalışmalarda. O zaman çekirge deyince bir sürü türü var. Biri buğday tohumuyla besleniyor, öbürü böcekle besleniyor. Dolayısıyla biz hangi böcekle ne için mücadele edeceğimizi bilmezsek ekolojik dengeyi de bozduğumuzda biz tarım hasılatının azalmasına neden oluruz. Çekirgeyi yok edersin, tarımdan yok olursun” dedi.

“En büyük baskı unsurlarından biri su”

Prof. Dr. Türe, “Eskişehir su zengini olan bir il değil, su kaynakları açısından ve yağış rejimleri açısından da bu şekilde değil. Biz suyu sadece insan ihtiyacını karşılayıp karşılamamasına göre bakıyoruz. Yani suyun bolluğunu ve varlığını bizim insanlarımıza yeter mi yetmez mi diye bakıyoruz. Hayır aksi halde tüm kentin üzerinde bulunduğu ekosistemin ve dengesi için acaba yeterli suya sahip miyiz? Ya da biz insanlar olarak bu ekosistemdeki var olan suyu kendi amaçlarımız için, gerek tarımsal olsun gerek refah için, yaşamamız için kullanmamız için, sağlık için kullanalım. Ne kadar kullanıyoruz? Biz bunu kullandığımızda bizim kentin içinde bulunduğu ekosistem nasıl etkileniyor? Bunları hesaba çok katmıyoruz. Yani biz nehrin önüne bir baraj kuruyoruz ama nehrin aşağısındaki canlıların bu suya ne kadar ihtiyacı olduğunu, ne kadar kullanması gerektiğini çok dikkate almıyoruz. Aynı zamanda su gezegenimizde eşit dağılmış değil. Üçte ikisi dünyanın sularla kaplı. Ancak içilebilir ve kullanılabilir su miktarı sadece %2. Ve bu %2'nin de sadece %1'i içilebilir nitelikte. Okyanusun da, nehrin ortasındaysanız su var ama tuzlu olduğu için içemiyorsunuz. Çöldesiniz, çölde okyanusun ortasında olmanız su talebiniz açısından hiçbir şey fark yaratmıyor. Dolayısıyla su bizim açımızdan çok önemli bir kavram. Ve kentimizin, suyun insanlara ulaşma oranı çok yüksek. Fakat su kaynaklarımızın ve rezervlerimiz hem tarımsal anlamda hem kullanım suyu açısından artık iklim değişikliği etkisi ve yağış rejiminin değişmesi nedeniyle, bol yağış alamamamız nedeniyle de sınırlanmış durumda. Eskişehir'in gelecekte yaşayacağı en önemli ekolojik sorunun, çevre sorununun su ihtiyacı ve suyun yönetilmesi ile ilgili olacağını düşünüyorum. Onun dışında bizim şu anda bir hastalık tehdidi olan canlı türüyle temasımız yok. Aşırı derecede patlama olan bir böcek ya da istila yaşamıyoruz. Hayvanlarla ilgili olarak da kentimiz biraz hayvan dostu olduğunu söyleyebiliriz. Elbette onun da rehabilite edilmesi ve yönetilmesi gerekir. Yani başıboş sokak hayvanları politikasını da doğru bulmuyorum. Yönetilebilir olmalı hepsi” dedi.

“Eskişehir’in ekolojik yapısını bilerek hareket etmeliyiz”

Prof. Dr. Türe, “Kurak peyzaj dediğimiz, çok sucul olmayan peyzaj yöntemlerinin giderek gelişmesi ya da dönüştürülmesi gerekecek. Çünkü bu mesela sadece çime sahip olmak aşırı sulamak demek. Onu biçmek için enerji kullanmak demek. Azot gübresi kullanmak demek. Bitkilerimiz egzotik bitkiler olduğu için hassas bakım gerektiriyor. Bu da bizim su rezervlerimiz açısından varlığı fazla olsa belki iyi olur ama şu anda bunları da dikkate alan bir peyzaj politikasına geçilmesi gerekir en azından bundan sonra. Elbette bozkır dediğimiz şeyi biz çok beğenmiyoruz. Bizim ekosistemimiz bozkır ekosistemi. Bozkırlar en yüksek biyolojik çeşitliliğe sahip olan ekosistemlerdir ve korunması gereken alanlardır. Biz hemen bozkır gördüğümüz her yeri ağaçlandıralım istiyoruz. Belli bir bölgenin ekosistemini başka bir ekosistemle değiştirmek biz çevre kirliliği olarak kabul ediyoruz. Orada kendiliğinden o süksesyona olarak gelişmesi gerekir. Ama öyle yapmıyoruz, hemen ağaçlandırma yapıyoruz. Elbette ağacı kaybolmuş yerler için, yangınlardan sonra bu olabilir ama var olan bozkır ekosistemini de korumamız gerekir. O da büyük bir biyolojik çeşitlilik ve zenginlik. Orman ekosistemlerinden daha çok canlı türü yaşıyor bu sistemler içerisinde. Bize göre bozkır gelebilir ama biz manzara olarak bakmamalıyız her şeye. Her çöl bile bir güzelliktir baktığınız zaman. Bir volkan bile kendine özgü bir değeri vardır gözlem açısından. Yağmur ayrı bir güzelliktir, yaz ayrı bir güzelliktir. Dolayısıyla canımızın istediğini görmek anlamında bir ekosistemi yönetmek zorunda değiliz. Yapmamız gereken; kentin var olan ekolojik yapısını dikkate almak, kendi biyolojik çeşitliliğini bilmek ve bu biyolojik çeşitliliği kentle dengeli bir şekilde yönetip var olan türlerin varlıklarını sürdürmesi ve zararlı unsurlara neden olabilecek ekolojik net etkileri ve çevresel etkilerin de ortadan kaldırılması ve doğru yönetilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Kaynak: Seren Çatalçam